|
İslâm'dan aldıkları anlayış sebebiyledir ki Osmanlılar, idarelerinde bulundurdukları gayrimüslim unsurların din ve vicdan hürriyetlerine müdahalede bulunmadılar. Bütün İslâm ülkelerinde olduğu gibi, Osmanlılarda da başka dinden olanlara karşı hoşgörü sahibi ve onların hareketlerini müsamaha ile karşılamak, devlet politikasının en önemli özelliği idi. Bu politikaya devletin kuruluşundan itibaren riâyet ediliyordu. Osmanlıların dinî müsamahası o kadar geniştir ki, başka ülkelerden kendi memleketlerine gelen gayrimüslim din adamlarına bile her türlü kolaylığı göstermekten çekinmiyorlardı. Osmanlı Padişahları, Kudüs patriklerine ve Tûr-i Sînâ piskoposlarına verdikleri fermanlarla Hz. Ömer ve Salâhaddin Eyyûbî zamanlarında tâyin edilen durumu aynen kabul ettiklerini açıkça belirtmişlerdir. Osmanlı Devleti, tebaasını, Müslüman olmaları hususunda zorlamadı. Eğer zorlamış olsaydı, Balkan'ları bütünüyle İslâmlaştırmak mümkündü. Tam aksine, Hıristiyan tebaa’yı sadece dinde değil, dil vb. diğer kültür unsurlarında da serbest bırakmış ve onlar, yüzyıllar süren Türk hâkimiyetine rağmen bu sayede birer millet olarak devam etmişlerdir. Fâtih Sultan Mehmed, 29 Mayıs 1453'de İstanbul’a girip, Ayasofya'ya kadar geldi. Âyin yapmakta olan halk, korkudan dehşete kapılarak birbirlerine sarıldılar. Onlar, her şeylerini yitirecek ve yok edileceklerini sanıyorlardı. Fâtih, rahip’e, “evlerine dönmelerini; herkesin can, mal ve namusunun emniyet altına alındığını; iş ve sanatlarına devam etmelerini” söylemesini emretti. Şehrin düzenini temin etti ve halkın, Türklerle beraber kendi âdet, anane ve dinlerine göre serbestçe yaşayabileceklerini ilân etti. Fâtih, Ortodoks Rumlarını yeniden teşkilâtlandırdı ve patriklik makamıyla ilgilendi. Boş olduğunu öğrenince, kendi örf ve âdetlerine göre yeni bir patrik seçmelerini emretmiştir. Bunun üzerine toplanan kilise başkanları, ruhban ve halk, Georgios (Kortesios) Skolarios'u “Gennadios” adıyla, ittifakla patrik seçtiler. Böylece Gennadios, Türk hâkimiyeti altında ilk İstanbul Patriği oldu. Fâtih, seçimden sonra Patriği yemeğe davet etmiş, kendisine özel bir saygı ve resmen iltifat edilmek üzere yaşlı vezirlerini karşılamaya göndermiştir. Kendisi de yerinden kalkarak on adım ilerleyip Patriğin elinden tutmuş ve yanına oturtmuştur. Onunla uzun sohbetten sonra, dinî idare ve mezhep işlerinde ona haklar takdim etmiştir. “Millet Başı” unvanını da vererek onu, bütün dindaşlarının meseleleri üzerinde yetkili kılmıştır. Sonra da hürmetkâr bir şekilde sarayın kapısına kadar uğurlamış; kendisi, beyaz bir ata bindirilmiş, Patrikhâne'ye kadar bir hükümdar gibi uğurlamak üzere bütün saray erkânı ve Devlet Ümerâsına emir vermiştir. Fâtih, Patriğe bir de ferman (berât) verdi. Bu “berât'a göre Patrik ve büyük papazları rahatsız edilmeyecek; genel hizmetler (vergi vb.)'den muaf tutulacaktır. Ayrıca kiliseleri de ellerinde kalacak yani camiye çevrilmeyerek, dinî âyinleri serbest olacaktır. Nikâh ve cenaze işleri, törenleri, eskisi gibi yapılacaktır. Patrik, vezîr ile aynı derecede tutuluyordu. Kendisine, bir de “muhafız birliği” verilmişti. Fatih'in 1463'te papazlar için gönderdiği fermandan bir cümle: “Ben ki Sultan Mehmed Han'ım. Cümle avam ve havassa malûm ola ki, bana gelen Bosna ruhbanlarına mezid-i inayetim meydana gelip buyurdum ki, mezburlarına ve kiliselerine kimesne mani ve müzahim olmaya, ihtiyatsız memleketlerinde duralar. Ve kaçıp gidenler dahi emn u emânda olalar, gelüp bizim hassa memleketimizde korkusuz sakin olup kiliselerinde mütemekkin olarak yüce hazretimden, vezirlerimden, kullarımdan, reayamdan, cemi memleketim halkından kimesne, mezburlara dahl ve taarruz edip incitmeyeler. Canlarına, mallarına, kiliselerine dahi yabandan hassa memleketimize âdem gelürler ise yemin-i muhallasa ederim ki, yeri göğü yaradan perverdigâr hakkı içun, mushaf hakkı içun, ulu Peygamberimiz hakkı içun, 124 bin peygamberler hakkı içun, kuşandığım kılıç hakkı içun bu yazılanlara hiçbir ferd muhalefet etmeye..” Osmanlı Devletinin din hürriyeti konusunda gösterdiği önemli bir müsamaha misali: Sırp kralı Brankoviç'in Macar İmparatoru’na yazdığı “Osmanlı bizi güneyden, siz de kuzeyden sıkıştırıyorsunuz. Biz Hıristiyan olan sizlere itaat etmek istiyoruz. Acaba Ortodoks kiliseler konusunda nasıl bir muamelede bulunacaksınız?” sorusuna verilen cevap çok enteresandır: “Bütün Ortodoks Kiliseleri yıkılacak, yerine yeni kiliseler inşa edilecektir.” Bunun üzerine aynı heyet Fatih Sultan Mehmed'e gönderilmiştir. Fatih'in cevabı şudur: “Herkes kendi Hâlikına, kendi mabedinde ibadet etmeye devam edecektir.” Eğer bugün Kumkapı'da, özellikle Cumartesi ve Pazar günleri çan sesleri duyulurken, ikindi namazında Allahuekber sesleri yükseliyorsa, eğer Mihrimah Sultan Camii’nin hemen yanında kilise inşasına müsaade edilmişse, bu ruhun önemli bir tezahürüdür. Daha da enteresanını, yine Halil İnalcık’ın neşrettiği Arnavutluk Defteri gösteriyor. Osmanlı Devleti yeni fethettiği Rumeli'de Hıristiyan veya Yahudi vasıflı insanları en yüksek makamlara getirmekte hiçbir beis görmüyor. Gayrimüslimlere, Osmanlı Devleti'nde sadrazamlık, valilik, sancakbeylik, belli yerlerde kadılık ve devlet başkanlığı dışında bütün görevler verilmiştir. “Din imtiyazları” denebilecek olan bu haklara, Fâtih'ten sonraki padişahlar zamanında da birtakım yenileri eklenmekle beraber, genellikle eskileri teyit edilmiş ve netleştirilmiştir. Kanunî Sultan Süleyman, Fransa Kralı F. François'un, Kudüs’teki bir kilisenin camiye çevrilmesi sebebiyle yazdığı rica mektubuna gönderdiği cevapta, önceki imtiyazların devam edeceği belirtilmiştir. Osmanlı Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar Müslüman olmayan tebaasının inanç ve bunun gerektirdiği hak ve hürriyetlerine herhangi bir kısıtlama getirmediği gibi, onların, bu haklarını daha rahat bir şekilde kullanmalarına zemin hazırlıyordu.
|