|
C. Türk-İslâm Devletlerinde Dinlerarası Diyalog Ve Diğer Din Mensuplarına Gösterilen Hoşgörü Örnekleri Osmanlı Devleti, kendinden önceki İslâm ve Türk-İslâm devletleri gibi, Müslüman olmayanlara karşı iyi niyetli, müsamahalı davranmış; dinî değerlerine saygılı olmuştur. Devlet-i Âliye’nin bu şekilde davranmasının sebeplerinden biri “insanî duygular” olmakla beraber, asıl sebep “dinî”dir. Zira milletçe mensubu bulundukları “İslâm Dini”, kendi dışındaki diğer dinlere tolerans ve serbestlik tanıyan; o dinlerin mensuplarının inançlarına, ibâdetlerine, her türlü haklarına saygı gösterilmesini, adaletli davranılmasını emreden bir dindir. Osmanlı'nın kurduğu bu sistem, hiçbir zaman bir hükümdarın, bir vezirin veyahut da yüksek bir memurun gelip geçici bir iyi niyetinden çıkmamıştı. Bu sistem, kaynakları İslâm dininde bulunan diğer dinleri eşit görmeye ve onları semavî din kabul etmeye dayanan bir sistemdir. Osmanlı Devleti gayrimüslimler gibi Müslümanların da temel hak ve hürriyetlerini zaten temelden Allah'ın bir ihsanı olduğunu kabul etmekte, yoksa Batı hukukundaki gelişmede olduğu gibi kralın veya idarecilerin ihsanı olarak görmemektedir. İslâm Hukukçuları, dünyayı 'dâru'l- harb' ve 'dâru'l- İslâm' olarak ikiye ayırmıştır. Fakat Osmanlı Devleti'nde hâkim olan genel düşünce, 'dâru's- sulh' düşüncesidir. Dâru's- sulh ise, Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan kimselerin haklarının garanti edilmesi ve onların diğer vatandaşlar gibi o ülkenin bir parçası sayılması neticesini doğurur. Yani dâru's- sulh kavramının Osmanlı'da çok köklü bulunması, Müslüman olsun olmasın herkesin aynı idare altında yıllarca barış ve huzur içinde yaşamasını sağlayabilmiştir. İslâm’ın, “adalet” konusunda koyduğu prensipler ise, gerçekten çok dikkate değer bir durumdadır. Allah Resûlü (s.a.s.) zamanından beri (Dört Halîfe de dahil), hükümdarlar “Meşrutî” bir devlet başkanıdırlar ve devletin sıradan bir uyruğu gibi, memleketin kanunlarına tâbidirler. Peygamber Efendimiz tarafından ihdas edilen gelenek, İslâm devlet başkanının “kanun üstü” olmamasını garanti eder. Tarih, o zamandan itibaren en alt tabakadan bir tebaanın, hatta bir gayrimüslim’in bile hükümdarı mahkemeye verebildiğini göstermektedir. (Fâtih'in, bir Hıristiyan Rum tarafından dâva edilip, mahkûm olması tarihî gerçeği, pek çok örnekten sadece bir tanesidir.) Kur'ân, Hadîs ve bütün zamanların örnekleri, Müslüman olmayanların kendi hukuk (kanûn)larına sahip olmalarını, Müslüman otoritelerin müdâhaleleri olmadan ister dinî, ister içtimaî (sosyal) hususlarda kendi hâkimleri tarafından, kendi mahkemelerinde yargılanmalarını ister. Osmanlı Devleti’nin, devlet yapısı içinde gayrimüslimlere tanınan haklar, daima İslâm’ın genel dinî tutumu istikametinde olmuştur. Bu dinî tutumda, İslâm dışı unsurlara Peygamberimiz (s.a.s.) döneminden başlayarak, insan hakları açısından gerekli hakların verildiği görülmektedir. Bu hakların başında, din ve vicdan hürriyeti, nesli koruma, canı koruma, malı koruma ve aklı koruma hürriyeti gelmektedir. İslâmî otoriteler, tarih boyunca fetih hareketlerinde bu hakları daima göz önünde bulundurmuşlardır. Böylece bu ince ve nazik tutumun Allah Resûlü’nden itibaren, dört halife, Emevîler Abbasiler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devletinde aynen uygulandığını görüyoruz.
|