|
B. Dört Halife Ve Sonrası Dönemde Dinlerarası Diyalog Ve İslâm Toplumu’nda Diğer Din Mensuplarına Gösterilen Hoşgörü Örnekleri İbrâhimî üç dinin, İslâm’ın, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın tecrübelerini göz önüne alırsak, hoşgörünün, diyaloğun ve bir arada yaşamanın dinî temellerinin hemen hemen her üç dinin kaynağında da mevcut olduğunu görürüz. Gerek Tevrat'ta, gerek İncil’de, gerekse Kur'ân-ı Kerim'de teorik olarak insanları sevme, barış içerisinde yaşama ve insanlara karşı hoşgörülü davranmayı öngören pek çok ahkâm ve pek çok ayet bulunmaktadır. Bunun tarihî süreç içerisindeki tatbikatına baktığımızda -yani teoriden pratiğe intikal ettiğimiz zaman- bu noktada bütün dinlerin aynı olumlu örnekleri sergilediklerini söylememiz mümkün değildir. Aşağı yukarı 15 yüzyıllık tarihinde İslâm dünyası, kendinden olmayanlara, yani ötekilere karşı hoşgörülü davranmış ve onlara karşı engin bir müsamaha göstermiştir. İslâm Dünyası, kendinden önceki her iki dinin devamı olduğunu iddia eden ve onların getirdikleri kutsal metni tashih etmek üzere geldiğini ifade eden Kur'ân'ın ve Resûlullah’ın getirmiş olduğu prensipler çerçevesinde, gerçekten mümkün olabildiğince en güzel hoşgörü ve diyalog anlayışını sergilemiştir. Bu çerçeve içerisinde özellikle Abbasîler Dönemi Bağdat'ında Hıristiyan cemaatler arasındaki ilişkiler ve Hıristiyanlara karşı Müslümanların tavrında gördüğümüz hoşgörülü yaklaşım, -o kadar ki, sarayın en üst makamlarına kadar ulaşıp diyaloğu kurabilen ve onlardan çeşitli imkânlar elde edebilecek duruma gelen özellikle Süryaniler ve Nesturiler için söz konusu olan- bir hoşgörü ortamının mevcut olduğunu görüyoruz. Keza aynı anlayışın ikinci bir örneğini Emevîler devri Endülüs'ünde görüyoruz ki, burada gerek Yahudi cemaati, gerekse mu'arreb diyebileceğimiz birtakım Araplaşma sürecini yaşayan yerli halkların devlet kademesinde gördükleri hoşgörüyü nezaretin en üst makamına çıkararak devleti yönetecek bir kuvvete ulaşacak safhaya varmasıyla görmekteyiz. Genelde farklı inanç ve kültürler üzerinde hâkimiyet tesis eden devletlerin, diğer milletleri kültür ve medeniyet bakımından kendilerine tâbi kıldıkları, inanç ve değerlerini zorla değiştirmeye çalıştıkları tarihin sık sık kaydettiği bir olgudur. Hatta bazen bir dinin diğer bir dine bile hiç müsamaha göstermediği ve ona sadece zulüm penceresinden baktığı bilinir. Hıristiyanlık tarihinin başlangıcında putperest Romalıların Hıristiyanlara yaptığı zulümler, Sasânîlerin Ermenileri ateşe tapmaya zorlamaları, zulüm tarihinin sadece birkaç sayfasıdır. İslâmiyet tarih sahnesinde görülen bu zulüm perdelerini kapatmak için çaba göstermiştir. Öncelikle diğer din ya da kültürlerin hâkimiyet altına alınması durumunda, Müslümanların nasıl bir yol izleyecekleri temel prensiplerle ortaya konulmuştur. Kur'ân-ı Kerîm tarafından ortaya konulan bu yeni durum, gayrimüslimlerin zimmî statüsünde İslâm hâkimiyetini benimsemelerini ve ödeyecekleri cüz'î bir vergi karşılığında hak ve hürriyetlerini sağlamayı teminat altına almıştır. Kur'ân-ı Kerim'in bununla gayrimüslimleri kendi kültürü içinde eritmeyi, ya da onlara zulmetmeyi hedeflediğini söylemek mümkün değildir. Onların varlıklarını ve inançlarını garanti altına alan prensipler ve kendilerine sağlanan hürriyetler bunu açıkça göstermektedir. Bunun yanı sıra İslâmiyet’in başka bir gayeyi hedeflediği de söylenmelidir. Şöyle ki, İslâmiyet fethettiği yerlerde insanları yok ederek ya da sürerek o topraklarda sadece kendi hâkimiyetini tesis etmeyi değil, bilakis olabildiğince fazla sayıda insanın İslâm gerçeğini tanımasını hedeflemiştir. Dolayısıyla ilk etapta İslâm gerçeğini reddeden gayrimüslimlere zamanla İslâmiyet’i daha iyi tanıyabilecekleri bir ortamın hazırlandığını ve hür iradeleri ile din seçiminin kendilerine bırakıldığını ifade etmek yanlış olmayacaktır. Zira Hz. Muhammed'in (s.a.s.) gayrimüslimlere yönelik uygulamaları bunu göstermektedir. O dönemde bir yandan zimmî statüsü yerleştirilmeye çalışılırken bir yandan da gayrimüslimlerden tebliğ faaliyetlerine engel olmamaları isteniyordu. Râşid halifelerin gerçekleştirdiği fetih hareketleriyle hâkimiyet altına alınan geniş coğrafyada, haklar ve hürriyetler konusunda dünya tarihinin en güzel örnekleri sunuldu ve kısa sürede büyük kitleler İslâmiyet’i kabul etti. Kendi dininde kalmak isteyenlere ise asla baskı uygulanmadı. Müslümanlar, İslâm tarihinde gördüğümüz gibi gayrimüslimlerle, yine Allah'ın emri olarak bir arada yaşamış, onlarla diyalog içinde olmuş ve onlara hoşgörüyle muamele yapmışlardır. Şimdi bu tarihsel tecrübede karşımıza çıkan ana temaları ve bazı örnekleri ele almaya çalışalım:
|