|
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Allah Resûlü sıfatıyla tebliğe başladığı zaman, ilk defa Mekke'de bazı Hıristiyanlarla karşılaşmıştı. Hatta, Kendisine vahiy gelmeye başladığı ilk günlerinde Hz. Hatice'yi ve Peygamber Efendimizi teselli eden Varaka b. Nevfel de İncil'in el yazmalarına sahip olan bir Hıristiyan’dı. Allah Resûlü (s.a.s.) Mekke'de, vahiy almadığı konularda Mekkeli müşriklere muhalefet ederek, Ehl-i Kitab'ın davranışlarına uygun hareket etmiştir. İslâmiyet'in beşiği olan Mekke'de daha başlangıçtan itibaren Allah Resûlü’nün (s.a.s.), Hıristiyanlarla münasebeti, dostâne hudutlar içinde başlamıştı. Henüz risâletten üç yıl gibi kısa bir zaman sonra, Bizans'ın İran'a mağlubiyeti, Mekke'de Müslümanları üzmüştü. Çünkü Ehl-i Kitap olan Bizans, Mecûsî İran'a mağlup olmamalıydı. Nitekim Yüce Allah kitap ehli Rumların galip geleceği tesellisini bildiren vahyini göndermişti (Rûm, 1-5). Peygamberimizin Hicret'ten önce ilk ilgi duyduğu ve Müslümanların hicret etmelerini arzu ettiği Hıristiyan ülke, Habeşistan olmuştur. Allah Resûlü, Mekke müşriklerinin amansız işkenceleri ve tazyikleri karşısında Mekkeli Müslümanların Habeşistan'a hicretlerini arzu etmiş ve bu hislerini şu ifadelerle belirtmiştir. "İsterseniz ve elinizden gelirse, Habeşistan'a iltica ediniz. Zira orada hüküm süren kralın topraklarında kimseye zulüm edilmez. Orası doğru ve emin bir yerdir, Allah âsân edinceye kadar orada kalın" . Allah Resûlü'nün bu isteğine, sahabelerinden bir kısmı hemen uymuştu. Bunların içinde Peygamberimizin amcazadesi Hz. Cafer (r.a.) de vardı. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Necâşî (Eshame)'ye hitaben bir tavsiye mektubu yazmıştır. Bu mektupta Allah Resûlü (s.a.s.), önce İslâm'ın tevhid inancını, Allah telakkisini ortaya koymuş, sonra İslâm'ın Hz. İsa'ya bakışını belirtmek üzere "Ve tasdik ederim ki, Meryem oğlu İsa, Allah'ın Rûhü'l- Kudüs'ü ve bakire, faziletli, kendisine dokunulmamış Meryem'e bıraktığı kelimesidir. Allah, Âdem'i (a.s.) kendi eliyle yarattığı gibi onu da rûhu ve üflemesiyle yaratmıştır.” demiştir. Ayrıca Necâşî'ye hitaben yazılan mektupta, Necâşî, İslâm'a davet edilmiş, amcazadesi ve beraberindekilere misafirperverlik yapması istenmiştir. Necâşî'nin, kendisine gelen heyete söylediği sözler ve yaptığı muâmele ile Peygamber Efendimize yazdığı mektuptan dolayı Allah Resûlü (s.a.s.), onun Müslüman olduğu neticesine varmış, Necâşî'nin vefatında Medine'de gıyabî olarak cenaze namazını kıldırmıştır. Müslüman-Hıristiyan münasebetleri açısından Mekke devri –yukarıda anlattığımız gibi- çok fazla hareketlilik göstermezken, Medine devrinde Hıristiyan münasebetlerinde bir artış görülmektedir. Allah Resûlü (s.a.s.) Medine'de İslâm devletinin temellerini attıktan ve Medine halkını bu devlet yapısı içinde teşkilâtlandırdıktan sonra; komşu kabilelerle birtakım temaslar kurmayı hedef almıştı. Komşu kabilelerle yaptığı anlaşmalar ve savaşlar neticesinde İslâm devletinin güvenliğini iyice sağlamlaştırınca, giriştiği temasları daha da ileri götürmüş ve birtakım devlet ve kabile reislerini İslâm’a davette bulunmuştur. Peygamberimizin, komşu hükümdarlara mektuplarla yaptığı bu İslâm daveti, Bizans'ın Ninova'da İranlıları mutlak bir hezimete uğratışlarından sonraya rastlamaktadır. Allah Resûlü (s.a.s.) Hıristiyan reislerinden Mısır Mukavkısı’na bir mektup göndermiştir. Bu mektupta Allah'ın elçisi, Mukavkıs'ı ve tebaasını İslâm'a davet etmekte ve Âl-i İmrân 64. âyetin muhtevası içinde, Allah'tan başkasına tapmamaya, O'na hiçbir ortak koşmamaya, Allah'ın dışında birbirlerini Rabbler edinmemeye çağırmaktadır. Allah Resûlünün hayatında Müslüman-Hıristiyan münasebetleri açısından en çok dikkat çeken konu, Necranlı Hıristiyanlarla giriştiği birtakım temaslardır. Bilindiği gibi, Arap Yarımadası'nda en çok Hıristiyan topluluğunun bulunduğu bölge; Yemen'in Necran'ındaki Mezhiç kabilesinin halkından olan Belharis kabilesinin yaşadığı bölge idi. Peygamberimiz, Necran Hıristiyanları ile ilgilenmiş, İslâm'ı tebliğ etmek üzere onlara Muğire b. Şu'be'yi göndermişti. Necran Hıristiyanları, Medine’ye altmış kişilik bir heyet gönderdiler. Heyetin başında kendi Midras'larının (Mektep veya Mahkeme) papazı ve reisi olan Ebû Harise b. Alkame, onun âkibi Abdu'l- Mesih ve kervana reislik eden el-Eyhem vardı. Medine'ye ulaşan Necran heyeti, Mescid'de Peygamberimizin huzuruna çıkmışlardı, ibâdet vakitleri geldiği zaman Mescid'de ibâdet etmek istemişler, Ashâb buna itiraz etmekle beraber, Allah Resulü onlara Mescid'i bırakmıştı. Onlar da Şark'a dönerek ibâdetlerini yaptılar. Ertesi gün, Allah Resûlü, Necran heyeti adına konuşan dinî liderleri Ebû Hârise ile başkanları Abdu'l- Mesih'i İslâmiyet'i kabule çağırdı. Arada tartışmalar çıktı… Peygamber Efendimiz, nihayet dâvasında haklı olduğunu daha kesin göstermek için emr-i ilâhî gereğince, Necranlıları Mubâhaleye (Lânetleşmeye) davet etmişti. Çünkü yapılan tartışmaların sonu gelmiyordu. Böylece dâvasında haksız olanın üzerine Allah'ın laneti istenecekti. Aslında böyle bir lânetleşme olayına Allah Resûlü'nü davet eden bizzat Cenâb-ı Hak’tı ve bu konuda şöyle buyuruyordu. "Artık sana ilim geldikten sonra kim seninle onun hakkında çekişirse de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra Allah’a dua ve niyaz edelim de O’nun lânetini yalancıların üstüne okuyalım. Eğer, yine yüz çevirirlerse muhakkak Allah, o fesatçıları hakkıyla bilendir..”(Âl-i İmrân, 61) Allah Resûlü'nün bu Mubâhale teklifi karşısında Necran heyeti, özel müşavere için çekilmişler ve bu müşaverede akib Abdu'l- Mesih: “Ey Hıristiyan Cemaati! Hepiniz çok iyi biliyorsunuz ki, Muhammed gönderilmiş bir peygamberdir ve yine biliyorsunuz ki, peygamberlerle lânetleşen bir kavmin zürriyeti kesilir. O'nunla lânetleşmeyi kabul etmeyiniz ve kendisi ile bir antlaşma yaparak dininizde kalınız.” demiştir. Bu görüşe iştirak eden heyet mensupları Peygamberimize gelerek “Ey Ebu'l- Kâsım, seninle lânetleşmemeye karar verdik. Seni kendi dininle baş başa bırakacağız. Biz de kendi dinimize döneceğiz. Bizim hakkımızda istediğin gibi hükmet. Biz sana istediğin şeyi verelim ve seninle antlaşma yapalım. Yalnız bize, ihtilâflarımızı halletmesi için bir Müslüman hâkim gönder.” demişlerdir. Allah Resûlü (s.a.s.), İslâm’ın “Genel Dinî Müsamahasının” bir gereği olarak, Necranlıların tekliflerini kabul etmiş, cizye karşılığında onların can, mal ve din hürriyetlerini garanti ettiği gibi, mabetlerine ve din adamlarına da tam bir dokunulmazlık tanımıştır. Ayrıca ihtilâf konularını halletmek üzere de Ebû Ubeyde'yi vazifelendirmiştir. Görülüyor ki Peygamber Efendimiz devrinde Müslüman-Hıristiyan münasebetlerinde hâkim olan ruh, yine İslâm’ın genel dinî tutumu içindeki müsamaha ruhudur. Peygamberimizin yazdığı mektuplarda veya Necranlılarla bizzat karşılaşmada Hıristiyanlığa karşı tavrı, onların yanlış itikatlarını bizzat kendilerine duyurmak ve Hak olan inancın tebliğini yapmaktır. Peygamberimizin mubâhale ile hedefi, doğru olduğunu iddia ettikleri yanlış inançları tashih etmek ve onları İslâm’ın açık ve seçik itikat esaslarına çağırmaktır. Ama her şeye rağmen zorlama yoktur. O’nun (s.a.s.), Necranlıları, Mescid-i Nebevî'ye alması, onlara ibadet izni vermesi, kendi dinlerinde kalmak üzere antlaşma isteklerini kabul etmesi, sadece İslâm'ın genel dinî tutumu içindeki müsamaha ruhu ile izah edilebilir. M. Hamîdullah, İslam Peygamberi, (trcm. Sâlih Tuğ,) Ankara 2003 I,109.
|