Hz. İsa'nın Nüzülü ile Aktüel Dergisi Röportajı PDF Yazdır E-posta

Aktüel Dergisi’nin yapmış olduğu röportaj:

Risale-i Nur’da Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne döneceğine ve bu dönüşün nasıl (madden ya da manen) ve ne zaman olacağına dair somut işaretler var mı?

Eğer varsa, bu işaretler daha çok hangi kaynaklara dayandırılıyor? Ayetlere mi, hadislere mi?

Risale-i Nur’da Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne döneceğine dair somut işaretler vardır ve bunlar daha çok Peygamber Efendimizden rivayet edilen hadislere dayanmaktadır.

Hıristiyanlar neredeyse 2000 yıldır Hz. İsa’yı bekliyorlar ve onu bekleyen yalnız onlar değiller. Bekleme şekilleri, bekledikleri yer ve onun gelme biçimine olan itikatları çok farklı da olsa, bugün yeryüzündeki Müslümanlar da Hz. İsa’yı en az Hıristiyanlar kadar merak ve hasret ile beklemektedirler. Zira, peygamberler zincirinin son halkası Hz. Muhammed (sas) de, İsa aleyhisselamın tekrar dünyaya teşrif ettirileceğini hadisleriyle haber vermiştir. Dahası, son peygamberin eliyle insanlara bildirilen son Kitab’da da İsa peygamberin tekrar yeryüzüne gönderileceğine işaret edilmektedir. Yani, Kur’ân’a ve Hz. Muhammed’e (sas) iman etmiş herhangi bir Müslüman dahi, Hz. İsa’yı beklemektedir.

Hz. İsa'nın ahirzamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu iniş keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif vardır. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih/güvenilir sayılır. 

Biz, bu hadislerden sadece bir-iki örnek verelim:

1. Buhari, Tirmizi ve Müsned gibi güvenilir hadis kitaplarında rivayet edilen bir hadiste Allah Rasulü (sas): "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, adaletli bir hükümdar olarak Meryem oğlu İsa'nın aranıza inmesi yakındır. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bolca mal dağıtacak. Mal o kadar çoğalacak ki, artık kimse onu kabul etmeyecek." buyurmaktadır.

2. Müslim, Ebu Davud ve Müsned isimli hadis kitaplarında rivayet edilen bir başka hadiste de: "Ümmetimden hak üzere cihat eden bir taife kıyamete kadar devam edecektir. Meryem oğlu İsa inince Müslümanların idarecisi: "Buyurun bize namaz kıldırın" diyecek, Hz. İsa da: "Hayır, siz birbirinizin emirisiniz. Bu, Allah'ın İslam ümmetine bir ikramıdır." diyecektir" buyurur.

Bunlar gibi daha başka hadisleri de kitabında toplayan Allâme Keşmirî, bir kısım âlimlerin, Hz. İsa’nın nüzûlüne işaret ettiğini kabul ettikleri dört âyet-i kerimeyi de almıştır.

Bunlar: “Beşikte ve yetişkinlikte insanlarla konuşacak ve iyilerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 46) Âlimler, bu âyetten hareketle Hz. İsa’nın yetişkinlikte insanlarla konuşmasının nüzûl vaktinde olacağını söylemişlerdir.

 “Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisâ, 159) İbn-i Abbas ve Ebû Hüreyre gibi sahabiler, bu âyet-i kerime hakkında Hz. İsa’nın nüzûlüne işaret ediyor şeklinde yorumda bulunmuşlardır.

 “O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 61) Yine âlimler, bu âyette geçen “O” zamirinin Hz. İsa’ya işaret ettiğini söylemiş ve onun nüzûlünü kıyamet alâmetlerinden saymışlardır. Bu hususta diğer bir âyet ise:

 “Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm olsun.” (Meryem, 33) âyetidir. Burada da âlimler, âyetin genel bir haşrin yanında Hz. İsa’nın hususî gönderilişiyle alâkalı olduğunu söylemişlerdir.

Şahs-ı Manevi

İslam âlimleri, yukarıdaki ayet ve hadisler hakkında farklı yorumlarda bulunmuşlardır. Onlardan bazıları, Hz. İsa'nın şahsen nüzulünü, Cenab-ı Hakk'ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzule "şahs-ı manevi" şeklinde inme olarak bakmışlardır. Bazıları da ayet veya hadisleri daha değişik şekilde yorumlamışlardır. Günümüz âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ise, daha farklı bir yorumda bulunarak Hz. İsa’nın nüzulünün şahsen olacağını inkar etmemekle beraber, daha çok şahs-ı manevi üzerinde durmuş ve Hz. Mesih'in nüzulünü, Hıristiyanlık âleminin İslam'a iktida etmesi (uyması) şeklinde anlamıştır.

Said Nursi, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzul şekliyle alakalı hadislerde zikredilen Şam'da Akminare'ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da katiyen tafsilata girmemiştir.

Hıristiyanlığın, Allah’tan indiği şekildeki asıl şekline dönmesi için Hz. İsa’nın şahsen nüzûlünü de uzak görmemek gerektiğini ifade etmiş ve açıklamalarda bulunmuştur. Ona göre, İslam dininin, yeniden dünyanın değişik yerlerinde kendisini ifade etmesi için ihtiyaç varsa Hz. İsa, öteki âlemin ta öbür ucunda bile olsa böyle önemli bir fonksiyon için döner gelir. Fakat, genel yorumu itibarıyla nüzûl-ü İsa'yı şahs–ı mânevî olarak yorumluyor.

Hz. İsa’nın, bir şahs–ı mânevî olarak inmesini ben de uzak görmüyorum. Olabilir, o ruh, o mânâ inebilir.. Buna kimsenin itiraz etmeye de hakkı yoktur. Şahs–ı mânevî olarak gelecek demek, bir şefkat ruhu, bir merhamet mânâsı öne çıkacak, insanlar üzerinde bir rahmet esintisi belirecek.. insanlar birbirleriyle anlaşacaklar, uzlaşacaklar demektir.

 

3-     Said-i Nursi “Müslüman İseviler” kavramı ile neyin tarifini yapıyor? Günümüzde Müslüman İseviler tarifine denk düşen kimseler ya da topluluklar var mı?

Bugün dünyanın değişik yerlerinde her dinden insanla olduğu gibi, Hıristiyanlarla da diyalog ve hoşgörü görüşmeleri yapılıyor. Bu görüşmeler neticesinde değişik kiliselere gidilip “Gelin Kur'an'ı beraber okuyalım.” deniliyor. Değişik yerlerde de “Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin.” diyorlar. Bu gidip gelmelerle Kur'an'a göre bir Hz. İsa inanışı çıkıyor ortaya. Kiliseden, Efendimize de inanan, kendilerine “Müslüman İsevîler” diyen insanlar çıkabiliyor. Bunu, İseviyetin, yani Hıristiyanlığın tasaffisi, eski asıl şekline dönmesi, mesihiyet ruhunun mukaddimesi sayabiliriz.

Yani kısaca, Hıristiyan olduğu halde, aynı zamanda bir Müslüman’ın inandığı gibi Allah’a, Resûlüne ve Kur’an’a inanan insanlara “Müslüman İseviler” denilir. Bazıları bunlara “çifte vatandaşlık” gibi, bir insan hem Hıristiyan hem de Müslüman olur mu? diyebilirler. Fakat bir Hıristiyan, Müslüman olmak için gerekli olan şeyleri, yani Kelime-i şehadeti söylüyor, ama bununla beraber hâlâ ben aynı zamanda Hıristiyan’ım diyorsa, siz böyle bir kişiye ne diyeceksiniz. Hayır böyle şey olmaz, ya kiliseye gitmeyi terket,  ya da bizim inandığımız şeylere inanma mı diyeceksiniz. Halbuki bir Müslüman herkesin de bildiği gibi, Hıristiyanların inandığı, Hz. İsa’ya da, Hz. Meryem’e de ve İncil’in tahrif edilmemiş şekline de inanır ve gerekli saygıyı gösterir. Onun için kelimey-i şehadeti söyleyen bir hıristiyana siz artık Hz. İsa’ya, Hz. Meryem’e ve İncil’e inama ve saygı gösterme diyemezsiniz. En önemlisi de hem Kur’an ve hem de Peygamber Efendimiz (sas) böyle kimselere iki kat sevap vaat ediyor.

4-     Hz. İsa’nın gelişiyle Müslümanlığın ve Hıristiyanlığın akıbeti ne olacak? Müslümanlığın hükmü kalkacak mı, yoksa Hıristiyanlık Müslümanlaşacak mı? (Çünkü hadislere dayandırılarak Hz. İsa’nın Hıristiyanlığı bugünkü kilise mantığından kurtarıp özüne döndüreceği, haliyle İslam’a yaklaştıracağı, haçı kıracağı, domuzu öldüreceği, batı dünyasının din ve kilise kaynaklı emperyalizm ve zulmüne son vereceği gibi iddiaları dile getirenler var.)

Konuyla ilgili hadislerin yorumlarına göre, Hıristiyanlığın İslâm’a iktidâsı (uyması), tamamen İslâmiyet’e girme şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ edip (saflaşıp) tekrar Hz. İsa çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla İslâm Dinini benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir. Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece ahir zamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur. Zira günümüzde de, aynı tür birlik ve beraberlik, cüz’î ölçüde de olsa var sayılabilir. Nitekim biz bunu, komünizmin yıkılacağı âna kadar belli ölçüde yaşadık; Hıristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, Allah’ın inkâr edilmesine, ateizme karşı bir pakt kurduk. Gelecekte daha değişik tehlikelere karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.

Bediüzzaman Mektubat’ta şu hususlara dikkat çeker:

Dünyayı saran dinsizlik cereyanı çok kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hıristiyanlık, özüne, yani tevhide yaklaşarak hurafelerden ve tahriflerden kurtulacak ve İslamiyet’le birleşecektir. Bir bakıma, Hıristiyanlık bir biçimde İslam’a inkılâp edecektir. Hakiki Hıristiyanlığın İslamiyet’e tabi olması neticesinde hak din büyük bir kuvvet bulacak ve dinsizlik cereyanı karşısında ayrı ayrı iken mağlup olan İslamiyet ve Hıristiyanlık dinleri birleşip büyük bir güç elde ederek onu bozguna uğratacaktır.

Hz. İsa’nın ahir zamanda geleceği İslâm ümmetince sahabe döneminden beri kabul edilmiştir. Üstelik bu mesele birbiriyle ihtilaf halindeki akaid fırkalarının hepsinin kabul ettiği nadir meselelerdendir. Ehl-i Sünnetin başlıca imamları Ebu Hanife, Malik, Şafii, Ahmed, en meşhur iki akaid imamı Eş’ari ve Maturidi’den başka Mutezile, Zahiriye, İmamiye, Şia bu konuda müttefiktir.[1] Onlar da şahsî temayüllerinden değil, manevî tevatür derecesinde olan hadis-i şeriflerden ötürü kabul etmişlerdir. Bu hadisleri ve bu kadar âlimin o hadisleri değerlendirmelerini inkâr etmek, kolay bir iş değildir. Hadislerden sadece birini zikredelim: Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurdu: “Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki adil bir hükümdar olarak Meryem oğlu İsa’nın aranıza inmesi yakındır. O, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, mal dağıtacaktır. Mal o kadar çoğalacak ki, artık onu kabul eden kimse kalmayacaktır”[2]

Hz. İsa’nın ineceğini inkâr edenler bu görüşün Hıristiyanlıktan sızdığı faraziyesinden hareket ediyorlar. Bunu dile getirenlerin, misyoner oyununa geldiğini söyleyebiliyorlar. Ama 70 sene önce Kevserî, 500 sene önce Süyutî, 700 sene önce Teftazanî, 900 sene önce F. Razi, 1100 sene önce Taberî, 1300 sene önce İmam-ı Azam gibi âlimler de mi misyoner oyununa geldiler? Asıl ecnebi tesirinde kalanlar bu iddiada bulunanlardır. Evet, onlar bu sızmayı ortaya atan Swetmann, Bell, Nicholson gibi oryantalistlerin etkisinde kalanlardır. Bu mesele kesin olduğundan klasik akaid kitaplarında yer almıştır. İnkâr edenlerin bahaneleri Hz. Muhammed (a.s.)’in son peygamber olmasıdır. S. Teftazani gibi Ehl-i Sünnet akaidinin kesinleşmiş şeklini ifade eden bir zat şöyle diyor: “Sabit bir hakikattir ki Hz. Muhammed (a.s.) son peygamberdir. Eğer, hadislerde ondan sonra “İsa (a.s)’ın geleceği naklediliyor” denirse şöyle cevap veririz: Evet, o gelecek, fakat Hz. Muhammed (s.a.s.)’e tabi olacaktır. Çünkü onun şeriatı neshedilmiştir. Artık ona yeni vahiy gelmez, yeni hükümler koymaz. O sadece Hz. Peygamber’in halifesi olarak gelir..”[3]

5. Geçtiğimiz yıllarda gerçekleşen Papa John Paul ile Fethullah Gülen buluşmasından sonra, bu buluşmanın (bir Katolik din adamıyla, bir Müslüman dini liderin buluşması, diyalogu) Said-i Nursi’nin öngörüleri arasında olduğu söylendi. Böyle bir buluşmaya dair Said-i Nursi’nin yazdığı ya da söylediği bir şeyler var mı?

 

Said Nursinin böyle bir buluşmaya dair yazdığı veya söylediği bir şey bilmiyorum. Ancak, yaptığı bazı şeylerle böyle bir görüşmenin zeminini hazırlamış olabilir, şöyle ki:

Bediüzzaman Said Nursî, Hıristiyanlarla uzlaşma ve dostluk inşası yönünde kendi kişisel gayretlerini ortaya koymuştur. 1950’de, Roma’ya, Papa XII. Pius’a, Risale-i Nur Külliyatını göndermiş ve cevaben, 22 Şubat 1951’de, şahsî bir teşekkür mektubu almıştır. Bir gözlemci, bunun, İkinci Vatikan Konsülünde Katolik Kilisesinin Müslüman­lara duyduğu saygı ve hürmeti ilan ve de İslâm’ın gerçekten bir selamet ve necat yolu olduğunu beyan etmesinden yalnızca on yıl önce vuku bulduğunu belirtir.[4] Said Nursî, aynı şekilde, bundan birkaç yıl önce, 1953’te, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında mütecaviz dinsizliğe karşı işbirliği temini için, İstanbul’da Patrik Athena­go­ras’ı ziyaret etmiştir.[5]

Said Nursî, Müslüman-Hıristiyan diyaloğu ve işbirliği üzerine orijinal ve insanı üzerinde düşünmeye sevk eden gö­rüşler sunar. Onun merkezî tezi, Müslümanlar ile Hıristiyanların beraberce, Allah’ın planına göre, beşerî izzet, adalet ve dostluğun esas olacağı gerçek bir medeniyet inşa edebilecekleridir. Bu, Müslümanlar ve Hıristiyanlar birbirleriyle ilişkilerini sevgi üzerinde temellendirmenin yollarını arar ve bulurlar ise, mümkün olacaktır. Said Nursî, meşhur Hutbe-i Şâ­miye’sinde, medeniyetin üzerinde inşa olunacağı dördün­cü kelimenin muhabbet (sevgi) olduğunu söyler. “Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeri­yeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sev­mek sıfatı en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyık­tır.”[6] O, “Husumet ve adavetin vakti bitti” hükmüne ulaş­mıştır.

 

 



[1] Zâhidü’l- Kevserî, Nazratün Âbira, Mısır 1943, s.47-48.

[2] Buhari, Enbiya 49; Müslim, İman 242; Ebû Davud, Melâhim 14; Tirmizî, Fiten 54; İbn Mâce, Fiten 33.

[3]     Şerhu’l-Akâid, İstanbul 1294, s.63.

[4]     Şükran Vahide, Bediuzzaman Said Nursi, İstanbul, 1992, s. 344.

[5]     Necmettin Şahiner, Son Şahitler, IV, 307, 344; Bediüzzaman Said Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı.

[6]     Bediüzzaman Said Nursî. a.g.e., II,1968.

 
Sonraki >

Kısa Sûrelerin Tefsîri

Kısa Surelerin Tefsiri
Namaz dinin direğidir. Halkımız arasında namaz sûreleri olarak nitelendirilen -ki aslında tüm sûreler namaz sûresidir

Yasin Sûresi Tefsîri

Yasin Suresi Tefsiri
Gerçekten bu sûre, kirlenen ruhlara ve canlara, temizlenmiş kanla sürekli olarak hayat bahşeden, çarpıp duran mânevî bir kalp durumundadır.

Kur'an'ı Anlamak ve Yaşamak

Kur'an'ı Anlamak ve Yaşamak
Bu kitap; Kur’an nurları, tesirleri, özellikleri, faziletleri tefsiri ve hatmi hakkındadır.

Ziyaretçi Sayacı

Bugün31
Dün91
Toplam31467

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol