|
Prof.Dr.Davut Aydüz ile "Diyalog" üzerine Röportaj (2) |
|
|
|
2- Diyalog Hizmetleri ile İslamî tarafın amaçladığı hedefler nelerdir? Yani özetle sormak gerekirse: Neden "Diyalog"?
Sizin özetle sorduğunuza ben müsaadenizle biraz uzunca bir cevap vereyim: Küreselleşen ve hızla küçülüp bir köy haline gelen dünyamızda, herkesle beraber bir arada yaşamanın zorunlu olduğuna ve bu meselenin önümüzdeki yılların en önemli konularından biri haline geleceğine kesin gözüyle bakılmaktadır. Bu sebeple de, daha çok hoşgörü ve diyalogla bu vetire hızlandırılmalı ve geleceğin dünyasına hem millet, hem de devlet olarak mutlaka hazırlanılmalıdır.
Günümüzdeki gelişmeler için bu çeşit teşebbüsler normal görülebilir. Çünkü insanlar bugün, eskiye oranla, birbirleriyle daha yakın ticarî, siyasî, askerî, dinî ve kültürel münasebetler içerisindedirler. Bu münasebetlerin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi; karşılıklı hoşgörü ve iyi niyet esaslarına bağlıdır. 21. yüzyılda, hemen hemen her dinin hâkimiyet alanında olduğu gibi, Müslümanların hâkim olduğu yerlerde Hıristiyanların, Hıristiyanların hâkim olduğu yerlerde Müslümanların bulunması da; karşılıklı olarak her iki tarafın birbiriyle iyi münasebetler içerisine girmesini zorunlu kılmaktadır.[1]
Diyalog, hem inançlar alanında yanlış anlamaları tashih, hem de evrensel barışı yakalamak için bir ihtiyaçtır. İnanç alanında yanlış anlama ve anlatmalara bir misal verecek olursak; Hıristiyan Dünyasında yerleştirilmeye çalışılan ve toplumların anlaşmasını önleme amacını güden çok zararlı bir önyargı vardır. Bu da, “Kâ'be'nin bir Arap panteonu (tapınağı) olduğunu, Arapların İslâm'dan önce 360 puta taptıklarını, Resul-i Ekrem'in (s.a.s.) diğerlerini kaldırarak sadece en büyük bâtıl tanrıya -hâşâ- tapınmayı sürdürdüğünü, Allah denen bu en büyük bâtıl tanrının (hâşâ), Hıristiyanlarla müşterek olmadığını ileri süren meş'um ve son yıllarda özellikle îmal edilmiş önyargıdır. Özellikle kökeninde Hıristiyanlık da olmayan bazı Amerikan çevrelerinde yayılmaya çalışılan ve oradan da Avrupa’ya aktarılmaya uğraşılan bu görüşe Batı'da çok rastlanır. Diyaloğun birinci türü; inançlar alanında bu gibi kötü niyetli ön yargılar imalini önlemek içindir. Diyaloğun bir diğer gayesi ve hedefi de: “Silm”e, evrensel barışa, esenliğe girmektir. Dinlerarası Diyalogdan söz edildiğinde, bu deyimin anlamı çok daha geniştir; o artık yalnızca bir fikir tartışmasını içermez; bununla birlikte, özellikle, farklı din mensupları arasındaki ilişkiler ve en geniş anlamında yani, her alandaki (ahlâkî, mânevî, sosyal alanlardaki ve dünyada barışın sağlanması alanındaki pratik işbirliği ilişkileri örneği) ilişkiler söz konusu olur. İslâm, Hıristiyan ve Yahudi ilişkileri durumunda söz konusu olan işbirliği tek Allah’a inanç ve aynı ahlakî ilkelere sahip olunması, insanlar ve uluslar arasında barışın sağlanması idealini gerçekleştirmek için çaba sarf etmek temeli üzerine kuruludur. Dolayısıyla, akademik tartışmalardan çok daha fazla, bunları dışlamaksızın, pratik plandaki bir ortak eylem de söz konusu olur. Dinlerarası Diyalog, herkes için aynı derecede, İnsan Hakları'na saygıyı, ahlâka saygıyı gerektirir; iki tarafın da samimiyetini ve iyi niyetini ya da tamamen sadece iradesini, yani, bu diyaloğu diğerlerine ve onların haklarına saygı içinde başlatıp sürdürmek isteğini öngörür. Bir İslâm-Yahudi-Hıristiyan diyaloğu -gerek pratik işbirliği alanında, gerekse fikirler ve akademik tartışmalar düzeyinde- gerçekten oluşturmak ve sürdürmek isteniyorsa, karşılıklı olarak geçmişin olaylarına değinmemek gerekir. Diyalog görüşmelerinde geleceğe yönelmek daha faydalı olur. Bu, en azından kısmen, bize bağlıdır, bizim daha kardeşçe, insan hakları'na saygılı, ahlâk ilkelerine saygılı, barış içinde olan bir dünya oluşturmamıza bağlıdır. Bu evrensel barışı bizim kendi başımıza gerçekleştiremeyeceğimiz doğrudur; ancak, en azından, karşılıklı anlayış ile İnsan Hakları'na ve temel ahlâk ilkelerine saygı içinde oluşturulacak olan Dinlerarası Diyalog süreci ile, barışın oluşmasına katkıda bulunmaya kendimizi zorlayabiliriz. Dinlerarası Diyalog neticesinde şu problemlere çare aranıp bulunabilir: Hayatı tehdit eden her şey; terör, savaşlar, sömürü, açlık, gelir dağılımlarındaki eşitsizlikler, soykırım, çocuk düşürme, tedavi edilemeyen hastaların öldürülüp öldürülmemesi, intihar, fizikî işkenceler, psikolojik zorlamalar, köleleştirme, sürgün, zina, fuhuş, insan ticareti, zor çalışma şartları vb. 3- Diyalog ile Hıristiyanlık ve Yahudilik meşrû gibi gösterilmiş olunuyor. “Dinlerarası Diyalog” tabiri ile diğer dinler meşrûlaşmış oluyor şeklinde gelen eleştiriler oluyor. Bu konudaki düşüncelerinizi arz eder misiniz? Dinlerarası diyalog yapanlar, biz sadece meşrû veya hak dinlerle diyalog yapıyoruz diye bir iddiada bulunmuyorlar. Diyaloğun gayesine uygun olarak, dünyada barışın gerçekleşmesi için meşrû ve -gayr-i merşrû demek doğru değil- bir Müslüman için hak olmayan dinlerle de, yani din mensuplarıyla da diyalogda bulunur. Ve bu diyalog, hak olmayan dinleri hak din kabul etme demek değildir. Diyalog yapanlar, her dini olduğu gibi kabul eder. O dini olduğu gibi kabul eder ve bu diyalog neticesinde kendi dinini birinci elden doğru bir şekilde anlatma imkânı elde eder. Sizin soruda açık söylemediğiniz ama benim çok karşılaştığım bir soruya bu münasebetle cevap vereyim: “İnne’d-dîne indellâhi’l-İslâm” (Âl-i İmrân, 19) “Allah katında hak din, İslâm’dır.” âyetinden hareketle din deyince İslâm dini akla gelir, öyleyse diğer dinlere “din” denmez. Siz dinlerarası diyalog diyerek, diğer dinleri de hak din, meşrû din kabul etmiş oluyorsunuz? diyorlar. Böyle diyenler kendilerine göre diyalog aleyhinde çok önemli bir delil buldukların ve çok önemli bir şey söylediklerini zannediyorlar. Halbuki; İlâhiyat Fakültelerinde “Dinler Tarihi” diye bir anabilim dalı var, bu işin bir sürü profesörü var. Bu meslektaşlarımızın hiçbirisi, dinler tarihi deyimi yanlış, çünkü tek din vardır, o da İslam’dır demiyorlar. Evet o işin uzmanları dinleri, semavî-gayr-i semavî, hak dinler-bâtıl dinler, ilkel dinler, çok tanrılı dinler vb. çeşitlere ayırıyorlar. Bazıları buna da itiraz edip, o profesörler de hata ediyor diyebilirler. Ama bu tenkidi yapanlar katiyyen şartlanmışlar ve Kur’an âyetlerini de bilmiyorlar. En azından herkesin ezbere bildiği Kâfirûn suresini dikkatle okusalardı, böyle bir itirazda bulunmazlardı. Evet bu sûrede bizzat Allah, Mekkeli putperest müşriklere-kâfirlere, “leküm dîniküm veliye dînî” “O halde sizin dininiz size, benim dinim bana.” buyuruyor. Yani Allah o kâfirlerin dinine bile “din” diyor. Öyleyse, diyalog yapanlar, aslı hak olan, ama bugün tahrif edildiğine inandıkları dinlerin mensuplarıyla görüşmelerinde ve onların dinlerine din demelerinde ne mahzur olsun. Veya onlarla görüşmelere “dinlerarası diyalog” demekle onları nasıl ve niçin meşrulaştırsınlar ki!? 4- Diyalog madem gerekliydi, gerek Sahabe-yi Kiram döneminde gerekse Osmanlı döneminde, neden onca fetihler yapıldı deniyor... Bu konu hakkında ne arz etmek istersiniz? Fetihlerin sebebi; fethedilen yerlerdeki İslam’dan haberi olmayan insanlara İslam’ı duyurmak ve zulmü durdurmak için. Yoksa dinde zorlamanın olmadığını herkes biliyor. Yani onları zorla İslam’a sokmak için değil. Böyle bir soruyu soran veya böyle bir itirazda bulunan kimsenin, İslam’daki savaş siyasetini bilmediği anlaşılıyor. Bilindiği gibi, durup dururken Müslümanlar hiçbir ülkeye saldırmamış ve orayı fethetmemişlerdir. Öyleyse bu münasebetle kısaca “İslam’da Savaşın Sebep ve Hedefleri”ni arzedeyim: Savaş, İslâm tarafından kesinlikle kayıtlanmış ve yalnızca belirli şartlarda izin verilmiştir. Gayrimüslimlerle savaşı, ancak İslâm Devleti, belli sebep ve hedeflere binâen ilan edebilir. Yoksa herhangi bir Müslüman veya bir grup, İslâm adına istediği zaman savaş ilan edemez, kendi kendine karar verip, terör ve intihar saldırısı düzenleyemez. Şimdi bu sebep ve hedefleri birkaç madde halinde sıralayalım: a. Müdâfaa/Savunma savaşı (Meşrû müdâfâ) İslâm bir millet veya ferdin, kendi varlığını tehdit eden, onu yok etmeye, öldürmeye çalışan mukabil güce karşı, nefis müdafaasını, karşı koymayı meşrû kılar, hatta bazı durumlarda onu emreder. Meselâ komşu bir ülke, sınırı delip Müslüman ülkeye girdiğinde veya gadre uğratıldığında düşman ülkeye karşı kendilerini ve diğer Müslüman kardeşlerini koruyacaklardır. İşte Allah Resûlü tam 15 asır evvel kuvvet kullanmayı da bir disiplin olarak kabul etmiş ve Müslümanın, Müslümanca yaşayabilmesi için, hikmetin yanında kuvvetin, irşadın yanında caydırıcı gücün bulunması zaruretine de parmak basmış ve onurlu, haysiyetli yaşama yollarını göstermiştir. Konuyla ilgili olarak şu ayetler son derece açıktır: “Kendilerine savaş açılan müminlere, savaşmaları için izin verildi. Çünkü onlar zulme mâruz kaldılar. Allah onlara zafer vermeye elbette kadirdir.” (Hac, 22/39) “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın. Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 2/190) Ayrıca şu âyet-i kerîmeler, savunma savaşının meşrûiyetine, hatta mecburiyetine işaret etmektedir: “...O halde kim size saldırırsa siz de aynısıyla karşılık verin. Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah bu sakınanlarla beraberdir.” (Bakara, 2/194), “Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, bunlara hiç bir sorumluluk yoktur.” (Şûrâ, 42/41) Hz. Peygamber de şöyle buyurur: “Kim malı uğrunda onu savunurken öldürülürse o şehittir; kim kanı-canı uğrunda öldürülürse o da şehittir.”[2] b. Zulmü Durdurmak veya Haksızlığa uğrayan Müslümanlara yardım savaşı İslam tarihindeki uygulamalara göre meşrû savaşların bir başka şekli de, bir gayrimüslim devletin teb’ası olup zulme uğrayan ve hakları çiğnenen azınlık halindeki Müslümanların (mustaz’afların) yardım isteğine karşı girişilen savaştır. Fakat bu gayrimüslim devletle, kendisinden yardım istenilen İslam devleti arasında bir saldırmazlık anlaşması mevcutsa, o takdirde Enfâl Suresinin 72. âyetiyle düzenlenen hükme göre savaş ilişkisi söz konusu olamaz: “İman edip Allah yolunda hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle onları barındıran ve onlara yardım eden Ensar var ya, işte bunlar birbirlerinin velileridir (malda da birbirlerinin vârisidirler). İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret etmedikçe, sizin için mirasda onlara hiçbir velayet yoktur. Bununla beraber eğer din hususunda sizden yardım isterlerse sizinle aralarında sözleşme bulunan bir topluluk aleyhine olmamak şartıyla, onlara yardım etmeniz gerekir. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.” c. İrşad Hürriyeti İslâm’da savaş ve cihad, İslâm dinini neşretme hürriyeti engellenirse, o hürriyeti muhafaza etmek ve sağlama almak için yapılır. İslâm dinini neşretmek için savaş yapılmaz! Hak ve hakîkati neşretme hürriyeti engellenirse onun için savaş yapılır. Dünyanın dört bir yanında herkese İslâm mesajını ulaştırmaya mani olunursa, işte o zaman bu engeller ortadan kaldırılmaya çalışılır. Çünkü engelleyenlerin böyle bir davranışları, insanların hür iradeleriyle cennete gitmelerine manidir. Yani cihad bir bakıma Allah ile kulları arasındaki engelleri kaldırmaktır. d. Yapılmış bir barış anlaşmasının düşman tarafından bozulması sonucu başlayan savaş “Eğer anlaşmadan sonra yeminlerini bozarlar, bir de dininize hücum ederlerse, artık kâfir güruhunun o öncüleri ile savaşın! Çünkü onların gerçekte artık yeminleri ve ahitleri kalmamıştır. Umulur ki, hiç değilse bu durumda, inkâr ve tecavüzlerinden vazgeçerler. Ahitlerini ve yeminlerini bozup Peygamberi vatanından sürmeye teşebbüs eden bir toplulukla savaşmayacak mısınız ki, aslında savaşı size karşı ilk başlatanlar da onlar olmuşlardı. Ne o, yoksa onlardan korkuyor musunuz? Ama eğer mümin iseniz, asıl Allah’tan çekinmeniz gerekir. Eğer anlaşmadan sonra yeminlerini bozarlar, bir de dininize hücum ederlerse, artık kâfir güruhunun o öncüleri ile savaşın! Çünkü onların gerçekte artık yeminleri ve ahitleri kalmamıştır. Umulur ki, hiç değilse bu durumda, inkâr ve tecavüzlerinden vazgeçerler. Ahitlerini ve yeminlerini bozup Peygamberi vatanından sürmeye teşebbüs eden bir toplulukla savaşmayacak mısınız ki, aslında savaşı size karşı ilk başlatanlar da onlar olmuşlardı. Ne o, yoksa onlardan korkuyor musunuz? Ama eğer mümin iseniz, asıl Allah’tan çekinmeniz gerekir.” (Tevbe, 12-13) ayetinden de anlaşılacağı üzere barış anlaşmasını bozan düşmanı te'dip maksadıyla savaş açılabilir ve açılmalıdır da. Hicretten sonra Kureyşle başlayan savaş dönemi, 6. yıldaki Hudeybiye Anlaşmasıyla sona ermişken, Kureyşlilerin ihlaliyle bu anlaşma da bozulmuştu. Hz. Peygamber (s.a.s) bunun üzerine onları te’dip gayesiyle Mekke'yi fethetmişti. İslam hukukçuları, kendisiyle barış anlaşması yapılmış bir devletin, Müslümanların düşmanlarına yardım etmesini fesih gerekçesi saymışlardır ki, bu aynı zamanda bir savaş sebebidir de. Aynı şekilde anlaşmalı devletler tarafından bir Müslümanın bilerek katledilmesi, mallarının müsadere edilmedi ve İslam’ın kutsallarına saldırılması da fesih ve savaş sebebi olarak kabul edilmiştir. Bu âyet İslâmın uluslararası ilişkilerde çok önemli bir prensibini vermektedir. Eğer herhangi bir topluluk ahitlerini bozar ya da anlaşma maddelerini ihlal ederse onlara karşı herhangi bir askerî harekette bulunulmadan önce hususî ve resmi bir şekilde gereken uyarıda bulunulmalıdır. Eğer düşmanca davranışlarında ısrar ederlerse o zaman İslâm Devleti onlara savaş ilân etme hakkına sahiptir. Onlar anlaşma konularını açıkça ihlâl etmişlerse veya Müslümanlara ya da müttefiklerine karşı askerî harekette bulunmuşlarsa Resûlullah Efendimizin (s.a.s.) Mekke fethinde yaptığı gibi Müslümanlar savaşı ilân etmeden saldırma seçeneğine sahiptirler. Bununla birlikte, meselelerin düşmanca bir tavırla ele alınmaması ve anlaşma bozulmadan önce yeterli bilginin verilmesi daha iyidir. “Seninle sözleşme yapan bir millette sözleşmeye aykırı bir hainlik alameti tespit edersen, savaş açmadan önce anlaşmanın artık geçersiz kaldığını ilan et ki bunu bilme hususunda iki taraf da eşit olsun. Çünkü Allah hainleri asla sevmez.” (Enfâl, 8/58) Halbuki Cahiliye döneminde, karşı tarafa haber vermeden tek taraflı bozma olduğu gibi 20. asırda da bunun çok örneği vardır. Mesela ikinci dünya savaşında Almanya bir açıklama yapmadan Rusya’ya saldırmış. Aynı şekilde İngiltere ve Rusya, İran’a karşı askeri harekâta başlamışlardı. devam edecek [1] Abdurrahman Küçük, “Müslüman-Hıristiyan Diyaloğuna Genel Bir Bakış”, Asrımızda Müslüman-Hıristiyan Münasebetleri, s.45-59. [2] Tirmizi, Diyet 22. Yazar ::Genç::Adam |
|
Kısa Sûrelerin Tefsîri
 Namaz dinin direğidir. Halkımız arasında namaz sûreleri olarak nitelendirilen -ki aslında tüm sûreler namaz sûresidir
Yasin Sûresi Tefsîri
Gerçekten bu sûre, kirlenen ruhlara ve canlara, temizlenmiş kanla sürekli olarak hayat bahşeden, çarpıp duran mânevî bir kalp durumundadır.
Kur'an'ı Anlamak ve Yaşamak
Bu kitap; Kur’an nurları, tesirleri, özellikleri, faziletleri tefsiri ve hatmi hakkındadır.
|
Yeni Ümit Derginde Çıkanlar
|