|
Prof. Dr. Davut AYDÜZ.
SAÜ. İlahiyat Fakültesi, Sakarya.
Prof. Divinity Faculty/Qur’anic Studie
The University of Sakarya
“Diyalog, “Tarafların birbirini tanımak, anlamak, benzer ve farklı problemlerini birlikte çözebilmek maksadıyla kurdukları temas.” demektir. Dinî alanda diyalog ise; hem bir dine mensup farklı grupların, hem de farklı dinlere mensup insanların, inanç ve düşüncelerini birbirlerine zorla ve etik olmayan yollarla kabul ettirme girişimlerinde bulunmaksızın, ortak meseleler etrafında hoşgörü ortamı içinde konuşabilmesi, tartışabilmesi ve işbirliği yapabilmesi demektir.
Biz Müslümanlar, yeryüzünün en engin, en kapsamlı ve en evrensel hoşgörü kültürünün mirasçılarıyız. Bu anlayış, bugün de âdeta denizlerin dalgaları gibi yayılmakta ve dünyanın dört bir yanına ulaşmaktadır. Öyle inanıyoruz ki, önümüzdeki yıllar hoşgörü ve sevgi yılları olacak, bu çerçevede dünyaya hem çok şey verecek, hem de dünyadan çok şey alacağız. Böylece hem kendi içimizdeki insanlarla, hem de başka kültürlerin, başka medeniyetlerin, başka dünyaların insanlarıyla kavga etmeye, münakaşa ve zıtlaşmaya yol açan meseleler bile bütün bütün kapanacak ve sevginin gücünü bir kere daha anlayarak herkese sevgiyle, şefkatle bağrımızı açacak, herkesi kucaklayacak ve bugün dünyanın en çok muhtaç olduğu diyalog ve hoşgörü gibi en önemli bir hususu Allah’ın (c.c.) yardımıyla gerçekleştireceğiz.
Müslümanlar olarak diyalog ve hoşgörü adına içte olduğu gibi, dış dünyaya açılmada da rahat olmalıyız. Dünyanın küreselleşmesi, Gümrük Birliği veya Avrupa Topluluğu’na girme gibi gelişmeler bize din, diyanet, millet ve kültür adına herhangi bir şey kaybettirmez. Çünkü bizim, bizi ayakta tutan dinamiklerimizin güç ve kuvvetine inancımız tamdır. Bizim, Kur’ân’ın vahy-i semavîye dayandığından ve beşerin her türlü problemlerini çözeceğinden şüphemiz yoktur. Evet, insan hak ve özgürlüklerine saygılı olunması, toplumda bir kesimin diğer kesimle veya bir dinin diğer bir dinle çatıştırılmayıp barış içinde yaşaması, hoşgörü ve diyalog çalışmalarının hızlandırılması ve demokratik olan bütün gelişmelerin desteklenmesi hususu çok önemlidir.
Tarihteki ve günümüzdeki din istismarından kaynaklanan savaşlar, insanlığın kalplerini sızlatan görüntülerdir. İnsanlar yalnız Yaratıcılarına karşı sorumlu olmaları gerekirken, bazı insanların veya grupların kendi doğrularını başkalarına Allah adına zorla kabul ettirmeğe çalışmaları, küçülen dünyamızda büyük huzursuzluklara yol açmaktadır. Sosyal ilişkilerin sıklaştığı günümüzde, insanlık dışı acıların tekrar tekrar yaşanmaması ve dünya barışının sağlanması için, manevî liderlerin aralarındaki dinî farklılıkları ve sorunları gündeme getirmeden ve kavga konusu yapmadan, karşılıklı görüşme ve anlayışlarla çalışmaları tabiî ve gerekli bir davranıştır.
Binlerce yıl süren tarih tablosuna baktığımızda, dinler ve inançlar arası sıcak ve soğuk kavgaların insanlığa felaketler ve acılar, nefret ve kin dışında bir şey getirmediği şuuru her geçen gün biraz daha kuvvetlenmektedir. En büyük sebep de birbirlerini tanımamalarıdır. Küçülen dünyamızda insanların dostça ve barış içinde yaşayabilme yollarının başında birbirlerini yeterince tanımaları, diyalog halinde olmaları ihtiyacı kendini göstermektedir. Aynı odada yaşasalar dahi, birbirleriyle konuşmayan iki kişinin birbirlerini tanımaları, dost olmaları beklenemez. İnsanlar karşılıklı konuşmalarla birbirlerinin duygu ve düşüncelerini anladıkları derecede, aralarında gönül köprüleri kurulur. Ortak sorunlarını birlikte çözme eğilimleri belirir. Evet, inanç ve vicdana bağlı ahlakî değerleri, yıkıcı akımlara karşı daha güçlü koruyabilmek için, gençliğin daha iyi yetişmesine katkıda bulunabilmek için, inanan insanların el birliği yapmasına ihtiyaç vardır. Eğer dinler iyiliği, güzel ahlakı, huzuru, adaleti tavsiye ediyorlarsa, aynı gayede bir araya gelip güç birliği yapmalarından, sorunlarına birlikte çözüm yolları aramalarından daha tabiî ne olabilir?
Dinlerarası diyalog karşıtı olan bazı kimseler, yapılan işin faydasız olduğunu, bazıları ise zararlı olduğunu söyleseler bile, diyalog görüşmelerinin gözle görülür faydaları ve meyveleri vardır. Bunların bir kısmı geçmişte görülmüş, bir kısmı ise günümüzde görülmektedir. Öyle ümit ediyoruz ki, ileriki günlerde artarak devam edecektir.
Hoşgörü ve Diyalog, Kaynakları İtibariyle Kur’ân ve Sünnet’e Dayanmaktadır
Diyalog, bu asırda ve yakın tarihte ortaya çıkmış, Kur’an-ı Kerim, Hadîs-i Şerifler ve Peygamber Efendimizin (s.a.s.) hayatında olmayan bir bid’at değildir. Hatta Kur’an’da zikredilen peygamberlerin hayatlarında da anlatıldığı gibi, ilk insan ve ilk peygamber ile başlamış ve diğer peygamberler ile kavimleri arasında devam etmiştir.
Diyalog ve hoşgörü açısından Kur’ân’a bakınca, konuyla alâkalı birçok ayet bulmak mümkündür. Kur’ân’da bazı husûsî haller müstesnâ, hep müsamahayı görürüz. Bir insan kendini az zorlayarak ve biraz dikkatlice Kur’ân’ın ayetlerine göz gezdirebilse, müsamaha, af, diyalog ve herkese bağrını açma ile alâkalı konuya esas teşkil edebilecek onlarca ayet bulabilir. İşte bu husus, İslâm dininin herkesi kucaklayıcı bir yanını, yani onun evrenselliğini göstermektedir. İslâmî müsamahanın çerçevesi Ehl-i Kitaba, hatta bir manada kim olursa olsun bütün dünya insanlarına kadar uzanmaktadır. Ne Kur’ân, ne Sünnet, ne de Selef-i Sâlihînin sâfiyâne içtihatları içinde, sevgiye, hoşgörüye ve herkesle konuşup görüşme, duygu ve düşünceleri ifade etme manasında diyaloğa zıt ve onları yasaklayıcı bir hüküm, bir tavır yoktur. Zaten herkesin iyiliğini isteyen ve istisnasız herkesi kurtuluşa çağıran bir dinin başka türlü olması da düşünülemez.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) müminler için her hususta rehber olduğu gibi, diğer dinler ve mensuplarıyla diyalogda da bizim rehberimizdir. Efendimiz (s.a.s.), diğer din mensuplarına karşı, bir insan olmaları itibariyle hep sevgi ve hoşgörü ile muamelede bulunmuştur.
Müsamaha, hoşgörü ve diyaloğun kaynağı, dinimizin de kaynağı Kur’ân ve Kur’ân’ın Tebliğcisi Efendimiz olduğu için bizim bu konuda farklı düşünmemiz mümkün değildir. Zira tersi bir düşünce, Kur’ân’ı ve Resûlüllah’ı (s.a.s.) tanımama demektir. Bu açıdan hoşgörü ve diyalog, kaynakları itibariyle Kur’ân ve Sünnet’e dayandığından Müslüman’ın tabiî ahlâkıdır ve bu itibarla da kalıcıdır.
Allah Resûlü’nün Medine’ye hicret buyurmalarının ardından Medine’de Yahudileri de içine alacak şekilde, Medine halkı arasında yaptığı hukûkî ve içtimaî mukavele gerçekten dikkate değer bir belgedir.1 Günümüzde ne Lahey ve Strasbourg, ne de Helsinki İnsan Hakları Sözleşmeleri, Allah Resûlü’nün 15 asır önce ortaya koyduğu hukukî ve insanî esaslar seviyesine ulaşamamıştır. O en engin müsamaha İnsanı (s.a.s.), Medine’de Ehl-i Kitap’la iç içe yaşamış, hatta “Müslümanım” dedikleri halde sürekli nifak çıkaran, hemen her yerde temiz vicdanları birbiriyle vuruşturmaya çalışan müfsit ruhlar (münafıklar)la bile anlaşma noktaları bulmuş ve onları nazar-ı müsamaha ile bağrına basmıştır.
Peygamber Efendimizin (s.a.s.) Hıristiyan ve Yahudilerle Diyaloğu
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Allah Resûlü sıfatıyla tebliğe başladığı zaman, ilk defa Mekke'de bazı Hıristiyanlarla karşılaşmıştı. Hatta, Kendisine vahiy gelmeye başladığı ilk günlerinde Hz. Hatice'yi ve Peygamber Efendimizi teselli eden Varaka b. Nevfel de İncil'in el yazmalarına sahip olan bir Hıristiyan’dı.2 Allah Resûlü (s.a.s.) Mekke'de, vahiy almadığı konularda Mekkeli müşriklere muhalefet ederek, Ehl-i Kitab'ın davranışlarına uygun hareket etmiştir.3 İslâmiyet'in beşiği olan Mekke'de daha başlangıçtan itibaren Allah Resûlü’nün (s.a.s.), Hıristiyanlarla münasebeti, dostâne hudutlar içinde başlamıştı. Henüz risâletten üç yıl gibi kısa bir zaman sonra, Bizans'ın İran'a mağlubiyeti, Mekke'de Müslümanları üzmüştü. Çünkü Ehl-i Kitap olan Bizans, Mecûsî İran'a mağlup olmamalıydı. Nitekim Yüce Allah da kitap ehli Rumların galip geleceği tesellisini bildiren vahyini göndermişti (Rûm, 1-5).
Ehl-i Kitabın diğer kolunu teşkil eden Yahudiler ile girişilmiş ilk doğrudan ilişkiler Allah Resûlü'nün 622'de Medine'ye gelişiyle başlamış bulunmaktadır. Müteakiben İslâm devletinin ilk merkezi olacak olan bu şehirde Arap ve Yahudi kabileleri yaşıyordu ve şehir devleti denebilecek bir idare henüz mevcut değildi. Peygamber Efendimiz, Muhacir Mekkeli Müslümanlarla yerli Arap ve Yahudiler arasında, karşılıklı hak ve vazifeleri tanzim edecek teşebbüslerde bulunma ihtiyacını duydu. Adliye, eğitim, maliye, askerlik gibi sahalarda toplumu teşkilatlandırmak gerekiyordu. İşte bu zaruretledir ki, Peygamberimiz, Medine ileri gelenlerini toplayıp şehir devleti nizamnamesi vücuda getirmiştir. Zamanımıza kadar ulaşan bu yazılı metin, aynı zamanda, dünyada bir devletin ortaya koyduğu ilk anayasa olarak kabul edilir.
Asrımızda, Batı Katolikliğinin, özellikle II. Vatikan Konsili'nden sonra başlattığı Dinlerarası Diyalog teşebbüsünü 15 asır önce İslâm’ın başlatmış olması düşündürücüdür. Asırlar boyunca İslâm’ın bayraktarlığını yapmış bütün İslâm devletleri ve özellikle Türk-İslâm devletleri, hep İslâm'ın temeldeki bu dinî toleransını, diğer dinlere karşı davranışlarının hareket noktası yapmışlardır. Batıda tarih boyunca halklar, kralın dininde görülmek istenirken, Türk-İslâm dünyasında daima çokluk içinde birlikte yaşamak prensibi kabul edilmiştir. Bu dinî tutumun temelleri ise Kur’ân-ı Kerîm ve Allah Resûlü'nün yüce beyanları ile atılmıştır.4
Tarihte Müslümanların diyaloğa katkıları, göz ardı edilemeyecek kadar fazla olmuştur. Bunda Kur'ân-ı Kerim'in öteki din mensuplarından bahsetmesinin önemli tesiri vardır; nitekim Kur'ân sadece Müslümanlara hitap etmez, aynı zamanda İsrailoğulları,5 Mecusiler,6 Sâbiîler7 ve Hıristiyanlar8 gibi diğer din mensuplarından da bahseder. Zaten İslâm, kesinlikle tecrit edilmiş bir ortamda doğup yayılmamış, aksine hemen ilk yıllarda müşrikler, Hıristiyanlar, Yahudiler ve sonraları Mecusiler, hatta Hindular ve Budistlerle aynı ortamlarda bulunmuştur. İslâm, evrensel bir din olarak Müslümanlara “ötekilerle” ilişkilerinde daima uyum ve “insanca yaşamayı” emretmiştir. Zaten ilk Müslümanların çoğunluğu, Allah Resûlü’nün (s.a.s.) örnek diyaloğu yoluyla önceki dinlerini bırakıp “hidâyete erişmiş” insanlardır. Müslümanlar, İslâm topraklarında yaşayan öteki din mensuplarıyla pek çok defalar açıklık atmosferinde karşı karşıya gelmiş, beraber yaşamış, hatta dinler arası tartışmalar düzenlemişlerdir.
En azından 15 asırdır, birbiriyle yan yana ve içice yaşamak zorunluluğunda bulunan üç semavî dinin (İslâm, Yahudilik ve Hıristiyanlık) mensupları uzun tarihleri boyunca zaman zaman sıcak karşılaşmalarla yüz yüze gelmişler, zaman zaman da kısmî uzlaşma dönemleri yaşamışlardır. Geçmişin bu acı ve tatlı hatıralarını tarihin sayfaları arasında terk ederek, günümüzde samimiyet, açıklık ve iyi niyet ölçüleri içerisinde gerçekleştirilecek bir diyalog ve anlaşma ortamının hepimizin yararına olacağı muhakkaktır.9
Dinlerarası Diyaloğa Olan İhtiyaç ve Diyaloğun Gayesi
Küreselleşen ve hızla küçülüp bir köy haline gelen dünyamızda, herkesle beraber bir arada yaşamanın zorunlu olduğuna ve bu meselenin önümüzdeki yılların en önemli konularından biri haline geleceğine kesin gözüyle bakılmaktadır. Bu sebeple de, daha çok hoşgörü ve diyalogla bu vetire hızlandırılmalı ve geleceğin dünyasına hem millet, hem de devlet olarak mutlaka hazırlanılmalıdır.10
Diyalog, hem inançlar alanında yanlış anlamaları tashih, hem de evrensel barışı yakalamak için bir ihtiyaçtır.
İnanç alanında yanlış anlama ve anlatmalara bir misal verecek olursak; Hıristiyan Dünyasında yerleştirilmeye çalışılan ve toplumların anlaşmasını önleme amacını güden çok zararlı bir önyargı vardır. Bu da, “Kâ'be'nin bir Arap panteonu (tapınağı) olduğunu, Araplar'ın İslâm'dan önce 360 puta taptıklarını, Resul-i Ekrem'in (s.a.s.) diğerlerini kaldırarak sadece en büyük bâtıl tanrıya -hâşâ- tapınmayı sürdürdüğünü, Allah denen bu en büyük bâtıl tanrının (hâşâ), Hıristiyanlarla müşterek olmadığını ileri süren meş'um ve son yıllarda özellikle îmal edilmiş önyargıdır. Özellikle kökeninde Hıristiyanlık da olmayan bazı Amerikan çevrelerinde yayılmaya çalışılan ve oradan da Avrupa’ya aktarılmaya uğraşılan bu görüşe Batı'da çok rastlanır. Diyaloğun birinci türü; inançlar alanında bu gibi kötü niyetli ön yargılar imalini önlemek içindir.
Diyaloğun bir diğer gayesi ve hedefi de: “Silm”e, evrensel barışa, esenliğe girmektir.11 Dinlerarası Diyalogdan söz edildiğinde, bu deyimin anlamı çok daha geniştir; o artık yalnızca bir fikir tartışmasını içermez; bununla birlikte, özellikle, farklı din mensupları arasındaki ilişkiler ve en geniş anlamında yani, her alandaki (ahlâkî, mânevî, sosyal alanlardaki ve dünyada barışın sağlanması alanındaki pratik işbirliği ilişkileri örneği) ilişkiler söz konusu olur. İslâm, Hıristiyan ve Yahudi ilişkileri durumunda söz konusu olan işbirliği tek Allah’a inanç ve aynı ahlakî ilkelere sahip olunması, insanlar ve uluslar arasında barışın sağlanması idealini gerçekleştirmek için çaba sarf etmek temeli üzerine kuruludur. Dolayısıyla, akademik tartışmalardan çok daha fazla, bunları dışlamaksızın, pratik plandaki bir ortak eylem de söz konusu olur.12
Dinlerarası Diyalog neticesinde şu problemlere çare aranıp bulunabilir: Hayatı tehdit eden her şey; terör, savaşlar, sömürü, açlık, gelir dağılımlarındaki eşitsizlikler, soykırım, çocuk düşürme, tedavi edilemeyen hastaların öldürülüp öldürülmemesi, intihar, fizikî işkenceler, psikolojik zorlamalar, köleleştirme, sürgün, zina, fuhuş, insan ticareti, zor çalışma şartları vb.
Müslümanlar Diyalogdan Çekinmemeli ve Korkmamalıdırlar. Çünkü diyalogla, sevgi ve müsamaha ile herhangi bir şey kaybetmeyeceklerdir. Ayrıca, bizim İslâm’dan, onun mukaddes kitabı Kur’ân’dan ve onun en mükemmel ve en şerefli temsilcisi olan İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (s.a.s.) asla şüphemiz yoktur. Evet Müslüman olarak hiçbir şeyden endişemiz olmamalı; zira biz, Kur’ân’ın ve Efendimiz’in (s.a.s.) ışık saçan beyanlarının her derde deva olduğuna inanıyoruz. Bu meşalelerle donanmış olanlar, dünyanın neresine giderlerse gitsinler, kimle diyaloğa geçerlerse geçsinler, Allah’ın inayet ve keremiyle, hiçbir kayıpları olmayacaktır. Dolayısıyla ortada bizi herhangi bir endişeye sevk edecek bir husus da söz konusu değildir. Önemli olan, elimizde bulunan bu değerli kaynakları iyi anlayalım ve gerektiği şekilde kullanabilelim. Onları yanlışlara, nefsî ve dünyevî arzularımıza alet etmeyelim. Onlarla ancak Allah’ın rızasını ve âhiret hayatını peyleyelim. Evet, bizim Kur’ân’dan ve Resûlullah’tan en ufak bir şüphemiz ve onların hakkaniyeti konusunda en küçük bir endişemiz olmadığı gibi, kimsenin de bizden endişeye kapılmasına gerek yoktur.
Netice
Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin emrettiği, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ve O’ndan sonraki Müslümanların hayatlarında tatbîk ettiği diğer din mensuplarıyla diyalog, bugünkü Müslümanların da yapması gereken önemli bir iştir. Diyaloğa girdiğimiz kimseler, bizim dinimize girmiyor diye diyalogdan uzak durulmaz. Çünkü diyaloğun hedefi, karşı tarafı dininden vazgeçirmek değildir. Ayrıca diyalog görüşmeleri neticesinde böyle bir şey olmasa bile, arada dostluğun oluşması da büyük bir kârdır.
Diyalog görüşmeleri uzun vadeli çalışmalardır. Aceleci davranıp, ciddi bir şey elde edilmiyor, bir faydası yok diye hemen vazgeçilmemeli ve sabırla devam edilmelidir. Zira din mensuplarının ve hiçbir dine mensup olmayanların güçlerini, kavga ve düşmanlıkta harcayacaklarına, böyle müspet şeylerde harcamaları elbette ki daha faydalıdır.
Dinlerarası diyalog görüşmeleri neticesinde, bize saygı gösteren diğer din mensuplarına karşı, bize saygı gösterdikleri sebebiyle biz de onlara saygı gösterelim demek doğru değildir. Çünkü biz Müslümanlar, dinimizin emri olarak herkese karşı saygılı oluruz. Eğer biz, bugün, yarın herkese dinimizin gereği saygılı davranırsak, yarın veya daha sonrasında diğer din mensupları da bize karşı saygılı davranmaya başlayacaktır. Böylece din mensupları arasında ve bütün dünyada barış meydana gelecektir. Bundan da elbette ki, sadece dindarlar değil, bütün dünya insanları istifade edeceklerdir.
İlâhî ve evrensel bir dinin tebliğ ve temsil erleri, muhatabı olan Hıristiyan, Yahudi ve diğer din mensuplarıyla, hatta ateistlerle bile diyaloğa girmeli ve onlara sert davranmamalıdırlar. Mesela şimdilerde, değişik din mensupları, Müslümanlarla böyle bir temasa geçme çabası içindedir. Böyle bir çabada onların gerçek niyetleri ne olursa olsun, zâhirî durumdan hareketle dünya barışı adına bu fırsat mutlaka değerlendirilmelidir. Tarihî hadiseleri, tarihsellik çukuru içine gömerek, hiç mevzubahis etmeden, onları kendilerini tarif ettiği konumları içinde kabullenmek suretiyle, belki de tarih boyunca gerçekleşmeyen ortak değerler etrafında bir birleşme gerçekleşebilir. Yeter ki biz, bize düşeni, belli yol ve yöntem içinde yapabilelim.
Gelecekte uzaklar daha da yakın olacak ve dünya küreselleşerek, bir köy haline gelecektir. Dolayısıyla Hıristiyan, Yahudi, Budist ve ateist demeden her kesimden insanla münasebet kurmak ve onlarla bir diyalog ve anlaşma zemini aramak şimdiden kaçınılmaz görünmektedir. Dinlerarası diyalogdan kaçınmak, dindarlara büyük bir vebal yükler. Siyasilerin, insanlığın geleceğini kana ve savaşa boğmak maksadıyla, diyaloğa değil savaşa ve çatışmaya yönelik, medeniyetler çatışması gibi teoriler ürettiği bir ortamda, dindarlar, bugün çok zayıf bir ışık da olsa, fakat gelecekte aydınlığın ve barışın hakim olmasına yönelik bu tür çalışmalara destek vermelidirler. Eğer diyaloğun alt yapısını hazırlamaz ve gereken önlemi almazlarsa, o zaman Hungtington’un insanlığın geleceği adına ürkütücü teorisi, meşruluk kazanmış olur.
Diyalog, Müslümanlar için kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Diğer din mensuplarını diyaloğa iten sebepler, ister bazılarının söylediği gibi siyasi, isterse bazılarının artık açık bir şekilde ifade ettikleri gibi misyon faaliyetinin bir parçası gereği olsun, Müslümanlar açısından bunun çok fazla bir önemi yoktur. Çünkü Batı, tarihin hiçbir döneminde (Müslümanlarla birlikte yaşamak zorunda kaldığı Endülüs de dâhil), İslam’ı ve Müslümanları ön yargısız bir şekilde anlamaya çalışacağı bir ortama sahip olamamıştır. Öyleyse bu müspet havanın çok iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Bazı olumlu müşahhas neticelerini gördüğümüz dinlerarası diyaloğa, daha fazla vakit ayırıp, dünya barışını bir an önce gerçekleştirmek için çalışmalıyız.
Yayınlandığı yer: Kitapta Bölüm:
Polemik Değil Diyalog, Ufuk Kitap, İstanbul, 2006.
|