|
Prof. Dr. Davut AYDÜZ bu çalışmasında önce tefsirin tarifini yaparak tefsire olan ihtiyaç, Hz. Paygamber’ in (s.a.v) tefsiri, sahabe tâbiinler sonrası devrin tefsiri hakkında bilgi veriyor.
ISBN : 975-7402-74-5 | Barkod : 144 sayfa. 14,5 x 21 |
|
|
Peygamber Efendimiz’in (sas) söz ve uygulamalarında Osmanlı Devleti, 22 değişik millet ve dinden oluşan etnik bir mozaik olarak, farklı dinlerden insanların birlikte yaşamayı başarabildikleri tarihteki en büyük Müslüman devlet tecrübesi olarak karşımızda bulunmaktadır.
Günümüzde bile farklı iki dinden toplumun bir arada yaşamasının pek çok problemlere yol açtığı düşünülürse, bu kadar dinî veya etnik kimliği ve bu unsurların getirdiği sosyal ve kültürel yapıyı bir arada tutabilmeyi Osmanlı Devleti’nin engin hoşgörüsünde aramak lazımdır. Çünkü Osmanlılar, farklı dinî cemaatlerin işlerine müdahale etmemiş; onların din, dil ve milliyetlerini korumalarına, ekonomik ve sosyal hürriyetlere sahip olmalarına izin vermişlerdi. Peygamber Efendimiz (sas) , müminler için her hususta rehber olduğu gibi, diğer dinler ve mensuplarıyla diyalogda da bizim rehberimizdir. Diğer din mensuplarına karşı, bir insan olmaları itibarıyla hep sevgi ve hoşgörü ile muamelede bulunan Allah Resûlü’nün (sas) , hayatı, baştan sona hep af ve müsamaha yörüngelidir.
Müsamaha ve hoşgörünün kaynağı, dinimizin de kaynağı Kur’ân olduğu ve bu düşünce coşkun bir ırmak halinde Kur’ân’ın tebliğcisi Efendimiz’den akıp geldiği için bizim bu konuda farklı düşünmemiz mümkün değildir. Zira tersi bir düşünce, Kur’ân’ı ve Resûlüllah’ı (sas) tanımama demektir. Bu açıdan hoşgörü ve diyalog, kaynakları itibarıyla Kur’ân ve Sünnet’e dayandığından Müslüman’ın tabiî ahlâkıdır ve bu itibarla da kalıcıdır.
O en engin müsamaha insanı (sas) , Medine’de ehl-i kitapla iç içe yaşamış, hatta “Müslüman’ım” dedikleri halde sürekli nifak çıkaran, hemen her yerde temiz vicdanları birbiriyle vuruşturmaya çalışan müfsit ruhlarla bile anlaşma noktaları bulmuş ve onları nazar-ı müsamaha ile bağrına basmıştır. Abdullah b. Übey b. Selûl gibi ömür boyu kendisine düşmanlık içinde bulunan birine bile öldüğünde gömleğini kefen olarak vermiştir. Bu bakımdan, ne O’nun (sas) , ne de O’nun insanlığa sunduğu mesajın eşi ve menendi yoktur. Dolayısıyla ‘üsve-i hasene’ (en güzel örnek) olan O Kurtuluş Rehberi’ne uymaya çalışanların, O’ndan farklı düşünmeleri de mümkün değildir.
Allah Resûlü’nün (sas) insana verdiği değer: İnsanlığın İftihar Tablosu (sas) , Rabb’inden aldığı terbiye ile Müslüman, Hıristiyan veya Yahudi demeden hemen her insana değer vermiştir. Allah Resûlü (sas) , bir gün yoldan bir Yahudi cenazesi geçerken ayağa kalkar. O esnada yanında bulunan bir sahabi, “Ya Resûlallah, o Yahudi’dir.” der. Nebiler Serveri (sas) hiç tavrını bozmadan ve yüz çizgilerini değiştirmeden, zamana “dur ve beni dinle” dedirtecek şu cevabı verir: “Ama bir insan! ” (Müslim, Cenâiz 78, 81) O’nu bu ölçüler içinde tanımayan müntesiplerinin de, O’nun (sas) insanlık adına getirdiği evrensel mesajlardan habersiz yaşayan insan hakları savunucularının da kulakları çınlasın! Bu söze ilave edilecek hiçbir şey yoktur ve eğer biz, bu sözün sahibi o şanlı Peygamber’in ümmeti isek, O’ndan farklı düşünmemiz de mümkün değildir.
Şimdi de, Peygamberimiz’in Mekke ve özellikle Medine döneminde Hıristiyan ve Yahudilerle olan ilişkileri ve onlara nasıl davrandığı konusunu misalleriyle zikredelim:
Hıristiyanlarla diyalog: Peygamber Efendimiz (sas) , Allah Resûlü sıfatıyla tebliğe başladığı zaman, ilk defa Mekke’de bazı Hıristiyanlarla karşılaşmıştı. Hatta, kendisine vahiy gelmeye başladığı ilk günlerinde Hz. Hatice’yi ve Peygamber Efendimiz’i teselli eden Varaka b. Nevfel de İncil’in el yazmalarına sahip olan bir Hıristiyan’dı. (Buhârî, Bedu’l-Vahy 3)
Peygamberimiz (sas) ’in gayrimüslimlerle ilişkileri
Allah Resûlü’nün (sas) Mekke’de Ehl-i Kitab’a mensup kölelerle, hatta demircilik yapan Hıristiyan biriyle yakın dostluklar kurduğunu ve bu insanlara karşı oldukça olumlu yaklaştığını görmekteyiz.
İslâmiyet’in beşiği olan Mekke’de daha başlangıçtan itibaren Allah Resûlü’nün (sas) , Hıristiyanlarla münasebeti, dostâne hudutlar içinde başlamıştı. Henüz risâletten üç yıl gibi kısa bir zaman sonra, Bizans’ın İran’a mağlubiyeti, Mekke’de Müslümanları üzmüştü. Çünkü Ehl-i Kitap olan Bizans, Mecûsî İran’a mağlup olmamalıydı. Nitekim Yüce Allah da kitap ehli Rumların galip geleceği tesellisini bildiren vahyini göndermişti (Rûm, 1-5) .
Peygamberimiz’in Hicret’ten önce ilk ilgi duyduğu ve Müslümanların hicret etmelerini arzu ettiği Hıristiyan ülke, Habeşistan olmuştur. Allah Resûlü, Mekke müşriklerinin amansız işkenceleri ve tazyikleri karşısında Mekkeli Müslümanların Habeşistan’a hicretlerini arzu etmiş ve bu hislerini şu ifadelerle belirtmiştir: “İsterseniz ve elinizden gelirse, Habeşistan’a iltica ediniz. Zira orada hüküm süren kralın topraklarında kimseye zulüm edilmez. Orası doğru ve emin bir yerdir, Allah âsân edinceye kadar orada kalın.”
Müslüman-Hıristiyan münasebetleri açısından Mekke devri -yukarıda anlattığımız gibi- çok fazla hareketlilik göstermezken, Medine devrinde Hıristiyan münasebetlerinde bir artış görülmektedir. Allah Resûlü (sas) Medine’de komşu kabilelerle anlaşmalar yapmış ve Hıristiyan reislerinden Mısır Mukavkısı’na, Heraklius’e, Zağatur piskoposuna, Kayser’e ve diğer birtakım hükümdarlar ile yöneticilere mektuplar göndererek onları İslâm’a davet etmiştir. Kur’ân’ın mesajını sadece kitap ehlinden olanlara ulaştırmakla kalmamış aynı zamanda, bir Mecusi olan Fars Kralı Kisra’yı da İslâm’a davet etmek için bir mektup göndermiştir.
Peygamber Efendimiz devrinde Müslüman-Hıristiyan münasebetlerinde hâkim olan ruh, İslâm’ın genel dinî tutumu içindeki müsamaha ruhudur. Peygamberimiz’in yazdığı mektuplarda veya Necranlılarla bizzat karşılaşmada Hıristiyanlığa karşı tavrı, onların yanlış itikatlarını bizzat kendilerine duyurmak ve Hakk olan inancın tebliğini yapmaktır. Ama her şeye rağmen zorlama yoktur. O’nun (sas) , Necranlıları, Mescid-i Nebevî’ye alması, onlara ibadet izni vermesi, kendi dinlerinde kalmak üzere antlaşma isteklerini kabul etmesi, sadece İslâm’ın genel dinî tutumu içindeki müsamaha ruhu ile izah edilebilir.
Yahudilerle diyalog: Ehl-i kitabın diğer kolunu teşkil eden Yahudiler ile girişilmiş ilk doğrudan ilişkiler Allah Resûlü’nün 622’de Medine’ye gelişiyle başlamış bulunmaktadır. Bu şehirde Arap ve Yahudi kabileleri yaşıyordu ve şehir devleti denebilecek bir idare henüz mevcut değildi. Peygamber Efendimiz, muhacir Mekkeli Müslümanlarla yerli Arap ve Yahudiler arasında, karşılıklı hak ve vazifeleri tanzim edecek teşebbüslerde bulunma ihtiyacını duydu. Adliye, eğitim, maliye, askerlik gibi sahalarda toplumu teşkilatlandırmak gerekiyordu. İşte bu zaruretledir ki, Peygamberimiz, Medine ileri gelenlerini toplayıp şehir devleti nizamnamesi vücuda getirmiştir. Zamanımıza kadar ulaşan bu yazılı metin, aynı zamanda, dünyada bir devletin ortaya koyduğu ilk anayasa olarak kabul edilir. Günümüzde ne Lahey ve Strasbourg, ne de Helsinki İnsan Hakları Sözleşmeleri, Allah Resûlü’nün 14 asır önce ortaya koyduğu bu hukukî ve insanî esaslar seviyesine ulaşmıştır. Elli civarında maddeden oluşan bu yazılı vesikanın pek çok yerinde Yahudiler ele alınmakta, Medineli ve muhacir Müslümanların onlarla oluşturdukları birliğe ümmet ismi verilmekte; mesela, 25. maddesinde, Yahudilere ve bunların müttefiklerine tam bir din hürriyeti tanınmış olduğu ifade edilmektedir. Çeşitli ırk ve inançta kimselerin bir idare altında birleşebileceklerinin en güzel örneklerinden birisini işbu Medine şehir devleti teşkil ediyor olsa gerektir.
Allah Resûlü, bu yeni merkezde idari faaliyetle yetinmedi. Ehl-i kitapla manevi açıdan da bütünleşme safhasına geçmek istedi. Son üç semavi dinin, esasta bir oldukları gerçeğinden hareketle, kendisine, müşrik hemşehrilerinden daha yakın gördüğü Yahudi ve Hıristiyanları inanç birliğine davet etti, onları İslâm adı altında birleşmeye çağırdı.
Peygamber Efendimiz, Yahudilerin Medine’deki ilim ve adliye merkezi durumunda olan Beytu’l- Midrâs’larına kadar gitmiş, onlara, “Ey Yahudi toplumu! İslâm olun, selamet bulursunuz.” demiştir. (Buhari, İ’tisâm 18) Yahudiler bu teklife kulaklarını tıkadılar ama hiçbir zorlamayla da karşılaşmadılar.
Tarihî bir gerçektir ki, ehl-i kitapla imanî meselelerde bütünleşme arzusu her ne kadar bütünüyle gerçekleşmemiş olsa da, Peygamber Efendimiz (sas) , onlarla hür bir ortamda hoşgörü anlayışı içinde bir arada yaşayabilmenin çarelerini aramak ve bulmaktan katiyen ayrılmamıştır. O (sas) , Kur’ân-ı Kerim’den aldığı vahiyle, herkesle diyalog kurmaya açık bir Peygamber’di.
Din seçme hürriyetinin ifadesi olan “La ikrâhe fı’d-dîn, Dinde zorlama yoktur.” âyetini (Bakara, 256) uygulamakta olan Peygamberimiz, 630 senesinde, Müslüman olduklarını bildirmek üzere Medine’ye gelen Hımyer hükümdarının elçilerine şu talimatı vermektedir: “Bir Yahudi veya bir Hıristiyan, Müslüman oldukları takdirde, müminlerden olurlar (onlarla hukuken eşittirler) . Kim Yahudiliğinde veya Hıristiyanlığında kalmak istiyorsa, ona müdahale edilemez.”
Osmanlı’nın azınlıklara verdiği haklar bugün bile yok
Bu inanç hürriyeti, sadece manevi sahada kalmadı, hukukî sahada da geçerli oldu. İslâm idaresinde yaşayan, Yahudi, Hıristiyan vs. çeşitli toplumların kendi hukuklarını uygulama hürriyetleri Kur’ân-ı Kerim’in garantisi altında idi. Gayrimüslim cemaatler bazen bunun dışına çıkıyor, kendi aralarındaki ihtilafı Peygamberimiz’e çözümletmek cihetine de gidebiliyorlardı. Bu durumda hâkimlik yapıp yapmaması, Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberimiz’in arzusuna bırakılmış, şayet hüküm vermek isterse, adaletten ayrılmaması, Allah’ın kendisine inzal ettiği ile hükümde bulunması emredilmiştir. (Mâide, 42, 48, 49)
İlk İslâm devletinin vatandaşları arasında bulunan “zimmîler” denen ehl-i kitaba karşı devletin gösterdiği davranışa günümüzde bile gıpta ile bakılabileceği görülmektedir. İdari sahanın dışında, ehl-i kitabın ibadetine ve mabetlerine gösterilen hoşgörülü davranış, ileriki asırların İslâmî devletlerinde de yaşatılmaya çalışılmıştır. Bugün İslâm ülkelerinde hâlen vazife görmekte olan sayısız ehl-i kitap mabedinin bulunuşunu başka sebeplere bağlamak imkânı yoktur.
İslâmî kaynaklarla ünsiyeti olanlarca bilindiği üzere, Müslümanların ehl-i kitapla ilişkileri, seneler geçtikçe, sosyal hayatın hemen hemen her alanında görünür olmuştur. Bizzat Allah Resûlü, gayrimüslimlerden memur, öğretmen, teknisyen, inşaatçı ve asker olarak istifade etmiştir. Allah Resûlü’nün, insanlarla ilişkilerinde temel aldığı değerlerden birisi dürüstlüktü. Bu meziyeti gördüğü kimsenin başka dinden olması, onunla ticari ilişkilere girmesine engel teşkil etmemiştir. Bizzat kendisi Medineli Yahudi tüccarlardan gıda maddeleri ve borç almıştır. Allah ve Resûlü adına, bütün değerleriyle dokunulmazlıklarına saygı gösterilmek üzere kendileriyle sözleşme yapılanlar (muâhitler) ile veya himaye edileceklerine dair Allah ve Peygamber’i adına kendilerine taahhütte bulunulan zimmîlere karşı yapılacak en küçük bir haksızlık, en kutsal değerlere karşı işlenmiş bir günah ve suç kabul edilmiştir: “Her kim, bir muâhide/zimmiye zulmederse veya onu gücünden fazlası ile yükümlü tutarsa, yahut hakkını kısarsa, ya da rızası olmadan kendisinden bir şey alırsa, onun hasmı benim. Kıyâmet günü onunla hasımlaşacağım.”(Ebu Davud, Haraç ve’l- İmâre, 33)
Asrımızda, Batı Katolikliğinin, özellikle II. Vatikan Konsili’nden sonra başlattığı dinlerarası diyalog teşebbüsünü 15 asır önce İslâm’ın başlatmış olması düşündürücüdür. Asırlar boyunca İslâm’ın bayraktarlığını yapmış bütün İslâm devletleri ve özellikle Türk-İslâm devletleri, hep İslâm’ın temeldeki bu dinî toleransını, diğer dinlere karşı davranışlarının hareket noktası yapmışlardır. Batı’da tarih boyunca halklar, kralın dininde görülmek istenirken, Türk-İslâm dünyasında daima çokluk içinde birlikte yaşamak prensibi kabul edilmiştir. Bu dinî tutumun temelleri ise Kur’ân-ı Kerîm ve Allah Resûlü’nün yüce beyanları ile atılmıştır.
Osmanlılar da, kendilerinden önceki Müslüman ve Türk devletleri gibi Müslüman olmayanlara karşı iyi niyetli ve toleranslı davranmışlar ve dinî değerlerine saygılı olmuşlardı. Osmanlı Devleti, idaresi altındaki diğer din mensuplarının, dinlerini yaşamaları için onları koruma altına almıştı. Bu konuda Şer’iyye Sicilleri, gayrimüslim cemaatlere ait devlet defterleri ve en önemlisi de onların kendi özel arşiv belgeleri şahitlik yapmaktadır. Öyle ki Osmanlı Devleti, 22 değişik millet ve dinden oluşan etnik bir mozaik olarak, farklı dinlerden insanların birlikte yaşamayı başarabildikleri tarihteki en büyük Müslüman devlet tecrübesi olarak karşımızda bulunmaktadır. Günümüzde bile farklı iki dinden toplumun bir arada yaşamasının pek çok problemlere yol açtığı düşünülürse, bu kadar dinî veya etnik kimliği ve bu unsurların getirdiği sosyal ve kültürel yapıyı bir arada tutabilmeyi Osmanlı Devleti’nin engin hoşgörüsünde aramak lazımdır. Çünkü Osmanlılar, farklı dinî cemaatlerin işlerine müdahale etmemiş; onların din, dil ve milliyetlerini korumalarına, ekonomik ve sosyal hürriyetlere sahip olmalarına izin vermişlerdi. Öyle ki Osmanlı Devleti’nin 16. yüzyılda dünya politikası üzerinde hâkimiyete ulaşmasından 19. yüzyıldaki dağılmasına kadar hem Müslüman hem de Müslüman olmayan vatandaşlarının birlikte barış içinde yaşadıkları bilinen bir tecrübedir. Osmanlılara türlü iftiralar atan bazı Batılılar bile bu uzun döneme “Osmanlı barışı” adını vermektedir.
Kaynak: Prof. Dr. Davut Aydüz |
|
|
Dinlerarası diyalog görüşmelerini “yıllarca İslâm’a, Kur’ân’a başkaldırmış, düşmanlık etmiş insanlarla dostluk kurma” diye tenkit edenler olabilir. Halbuki dinlerarası diyalog görüşmeleri, İslâmî bir düşünce ve bu düşüncenin hayata yansımasından ibarettir. Allah Resûlü (sas), yıllarca kendisine her türlü işkenceyi yapan Ebu Cehil’i ve onun gibi nicelerini karşısına alıp muhatap olarak kabul etmiştir. O halde çeşitli vesilelerle görüşülüp konuşulan değişik dinlerden bu insanlar -kaldı ki çokları inancını izhar ediyorlar- yüzünden, İslâmî nasslarla te’lif edilemeyecek tenkitler yapmanın hiçbir manası yoktur. Böyle bir tavır aslında, İslâm’ı tam anlamıyla özümseyememenin bir ifadesidir. Diyalog ve hoşgörü açısından Kur’ân ve Sünnet’e bakınca, konuyla alâkalı birçok ayet ve hadis bulmak mümkündür. Kur’ân ve Sünnet-i sahîha’da bazı hususî haller müstesnâ, hep müsamahayı görürüz. Bir insan kendini az zorlayarak ve biraz dikkatlice Kur’ân’ın ayetlerine göz gezdirebilse, müsamaha, af, diyalog ve herkese bağrını açma ile alâkalı konuya esas teşkil edebilecek onlarca ayet bulabilir. İşte bu husus, İslâm dininin herkesi kucaklayıcı bir yanını, yani onun evrenselliğini göstermektedir. İslâmî müsamahanın çerçevesi ehl-i kitaba, hatta bir manada kim olursa olsun bütün dünya insanlarına kadar uzanmaktadır.
Ne Kur’ân, ne de Sünnet’te, sevgiye, hoşgörüye ve herkesle konuşup görüşme, duygu ve düşünceleri ifade etme manasında diyaloğa zıt ve onları yasaklayıcı bir hüküm, bir tavır vardır. Zaten herkesin iyiliğini isteyen ve istisnasız herkesi kurtuluşa çağıran bir dinin başka türlü olması da düşünülemez.
Kur’ân-ı Kerim, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz’e (sas) evrensel risâlet vazifesini yerine getirirken, daima hoşgörü ve diyaloğu esas almasını emretmenin yanı sıra, şu ayet-i kerime ile de Ehl-i Kitap’la hangi ortak paydada buluşulması gerektiğine işarette bulunur: 1.”De ki: “Ey ehl-i kitap, sizinle bizim aramızda aynı olan bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; Allah’ı bırakıp da, kimimiz kimimizi rabler de edinmesin.” (Âl-i İmrân, 64)
İşte bu ayet, Ehl-i Kitab’a güler bir yüz ve tatlı bir dille yaklaşıp, “gelin” diyor. Bu “gelin” deyişte, “sizi çağırdığım, davet ettiğim şeyler, sizin bilmediğiniz şeyler değil; tam tersine, bildiğiniz, ünsiyet ettiğiniz ve bizden çok önce karşılaşıp da, şimdi unutmuş olabileceğiniz veya yanlış hatırladığınız şeyler türündendir.” diyor ki, bu da Kur’ân’ın, ehl-i kitapla aramıza bir köprü kurarak onları gayet yumuşak bir şekilde, sıcak baktıkları bir noktadan yakalamasıdır. Bu husus, İslâm’ın tebliğinde ve muhataplara yaklaşmada çok önemlidir. Biz buna, şimdilerin tabiriyle “diyalog” da diyebiliriz. Evet, Kur’ân’ın ehl-i kitabı çağırdığı o me’luf nokta tek bir kelime ile hülasa edilecek kadar kısadır; zira Kur’ân onlardan sadece ve sadece bir tek şey istemektedir ki, o da şu görülen köprüden geçilip, şu kapıya ulaşılmasıdır; her şey bir yana sadece “sevâün” (sizinle bizim aramızda aynı olan bir kelimeye gelin) kelimesinde bile bu inceliği, bu yumuşaklığı ve arada kurulmaya çalışılan köprüyü görmek mümkündür.
Ehl-i kitapla diyaloğu emreden âyetler
2. “Zulmedenleri hariç, ehl-i kitap ile en güzel olan şeklin dışında bir tarzda mücadele etmeyin ve onlara şöyle deyin: “Biz, hem bize indirilen kitaba, hem size indirilen kitaba iman ettik. Bizim İlah’ımız da sizin İlah’ınız da bir ve aynı İlah’tır ve biz O’na gönülden teslim olduk.” (Ankebut, 46)
Kur’ân, bu ayetiyle de bize, üslûpta takınacağımız tavrı ve sergilememiz gereken edebi gösteriyor. Ehl-i kitabın zâlim olmayan kesimiyle münasebetlerimizde, şiddetli davranma ve onların iflahını kesme düşüncesi İslâmî bir düşünce ve davranış değildir. Böyle bir düşünce ve davranış İslâmî olmaktan öte, İslâmî kaide ve prensiplere aykırı bir çarpıklık demektir.
3. “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz.” (Mümtehine, Rahatım
Bu âyet, Müslümanlarla Mekke müşriklerinin ilişkilerinin son derece gergin olduğu sırada inmiştir. Buna rağmen inanmayanlara iyiliği, insaf ve adaleti emretmesi oldukça dikkate değerdir. “Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 19) ayetinin gösterdiği gibi; bütün Allah elçileri aynı dinin tebliğcileridir. Şu halde son Peygamber’den (sas) önceki Peygamberlerin tebliğlerine bağlı kaldıklarını söyleyenlerle diyalog daha kolay ve mümkün olur. Ancak; diyaloğa hazır olmayanlarla sürekli savaş edileceğine ilişkin bir emir de Kur’ân-ı Kerim’de yoktur. Tam aksine; Mümtehine Sûresi’ndeki 8’inci âyette, Müslümanlarla savaşmayan diğer din mensupları ile en üstün ahlâk ilkeleri çerçevesinde ilişki kurma tavsiyesi vardır.
‘Kâfirleri, Yahudi ve Hıristiyanları dost ve sırdaş edinmeyin’ âyetleri diyaloğa zıt mıdır? Müslümanların gayrimüslimleri, Yahudi ve Hıristiyanları dost ve sırdaş edinmemeleri konusu, Kur’ân-ı Kerim’de yer yer zikredilen ve üzerinde durulan bir husustur: “Müminler, müminleri bırakıp, kâfirleri velî edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah ile ilişiğini kesmiş olur. Ancak onlar tarafından gelebilecek bir tehlike olursa başka!” (Âl-i İmrân, 2Rahatım, “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları velî edinmeyin! Onlar ancak birbirlerinin velîsidirler. Sizden kim onları velî edinirse o da onlardandır. Allah böylesi zalimleri doğru yola iletmez.” (Mâide, 51)
“Ey iman edenler! Siz Müslümanlardan başkasını sırdaş edinmeyin...” (Âl-i İmrân, 118)
İşte bu zikrettiğimiz âyetler ve daha başka ayetler, (Nisa, 139, 140,144; Mâide, 55-57; Mücâdile 22; Mümtehine 1-4, 9, 13) gayrimüslimlerin Müslümanlara ve İslâm’a karşı olan hilelerini tanıma hususunda gayet açık bir şekilde bilgi vererek, Müslümanların onları dost ve sırdaş edinmemeleri gerektiğini ortaya koymaktadır. Zîra Kur’ân’da sevgi ve dostluğun ancak; Allah, Resûlü ve müminler için beslenmesi istenmektedir. (Mâide, 55) Müslüman Allah için sever, Allah için buğzeder. Bu nedenle onun kâfirlerle dostluk ve yakınlık kurması, onlara itimat ederek hakîki bir ahbap gibi sıkı-fıkı ilişkilerde bulunması, kalbî bir muhabbet besleyerek önemli işlerinde onlarla istişare etmesi ve sırlarını paylaşması yasaklanmıştır. Çünkü, Allah’ın kitabına davet edildikleri halde ilâhî hükümlere sırt çeviren Allah düşmanlarına dostluk ile Allah’a îman gerçeği aynı kalpte buluşamaz. Onun içindir ki müminler bundan ciddî bir biçimde sakındırılmış, Allah’ın kitabını kabul etmeyenlerle sıkı bir dostluk kurmanın kişiyi, İslâm dairesinden çıkma gibi bir tehlikeyle karşı karşıya getireceği belirtilmiştir. Şimdi, bâzılarını zikrettiğimiz bu ve benzeri âyetlerin, dinlerarası diyalog görüşmelerine zıt olup olmadığı konusuna kısaca temas edelim: Kur’an-ı Kerim’deki âyetler, Kur’ân bütünlüğü içinde, âyetin öncesine ve sonrasına dikkat ederek, nüzul sebepleri ve ortamı göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Yoksa, cımbızla çeker gibi bir âyeti tek başına alıp değerlendirme yapmak veya hüküm vermek doğru değildir. Gayrimüslimlerin dost edinilmemesi ile ilgili ayetler de aynı metotla ele alındığında; dini alay konusu edinen, Müslümanlar aleyhinde oluşum ve faaliyetlerde bulunan, din konusunda Müslümanlarla savaşıp onları yurtlarından çıkaran kimselerin dost edinilmesinin yasaklandığı görülecektir. Yoksa, din konusunda düşmanca tavır sergilemedikleri ve Müslümanları yurtlarından zorla çıkarmadıkları müddetçe gayrimüslimlerle iyi geçinilmesi, onlara iyilik yapılması ve adil davranılması öngörüldüğü anlaşılmaktadır (bkz. Maide 57; Mümtehine Rahatım. Ehl-i kitabın yemeklerinin yenilmesinin ve kadınlarıyla evlenilmesinin helal olduğunu belirten âyetler de bunu göstermektedir. (bkz. Maide 5)
İttifak başka, veli edinmek başka...
“Müminler, müminleri bırakıp, kâfirleri velî edinmesinler…” Âl-i İmrân 28’inci âyetin, Müslümanların o zamanki stratejik durumlarıyla yakın ilişkisi vardır. Müslümanlar o zaman, gayrimüslimlerle, özellikle Kureyş müşrikleriyle savaş halinde idiler. İslam’ın karşısında bir tutum alan Yahudiler de İslâm’ın yıkılması için fırsat kolluyordu. Bundan dolayı kuvvetli durumda bulunduklarını hissettikleri zaman Peygamber Efendimiz (sas) ile yaptıkları antlaşmayı derhal bozup müşrikleri destekliyorlardı. Şimdi Müslümanların böyle kimselerle sıkı fıkı dost olmaları, askerî sırların bunların eline geçmesine sebep olurdu. İşte böyle aleyhlerine bir sonuç doğuracak durumlarda inkarcılar toplumu ile dost olmaları yasaklanmıştır.
Allah Resûlü (sas), Mekkeli müşriklerle Hudeybiye barış antlaşması yaptığı gibi, Medine’ye geldiklerinde Yahudilerle de “Medine Vesikası” diye tarihe geçen yazılı bir antlaşma yapmıştır. Peygamber Efendimiz’in (sas) bu antlaşmalarından ve âyetlerin rûhundan anlıyoruz ki, Müslüman yöneticiler, Müslüman olmayan toplumlarla iyi ilişkiler kurabilirler.
Şunu da iyi bilmek lâzımdır ki ittifaklar, karşılıklı menfaatlere dayanır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet “kâfirlerle antlaşma yapmayın” demiyor, “Müslümanları bırakıp onları dost tutmayın.” diyor. Zira antlaşma yapıp iyi geçinmek başka şey, dost tutmak başka şeydir. Mâide 51. “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları velî edinmeyin!..” âyeti ise, Müslümanlara karşı savaşan Yahudi ve Hıristiyanları dost tutmamayı, onları velî yapmamayı emrediyor. Bu emir, Müslümanların, kendileriyle savaşmayan gayrimüslimlerle, müşriklere karşı ittifak yapmalarına engel değildir. Çünkü ittifak başka, velî edinmek başkadır.
Âyetlerdeki velî kelimesi: Hâmi, koruyucu, dost, yönetici, bir kimsenin işlerini deruhte eden, destekleyip yardım eden anlamlarına gelir. Öyleyse âyette yasaklanan dostluk, kâfirlere gönülden bağlanmak, müminleri bırakıp onlara sevgi beslemektir. Bu, Müslüman yöneticilerin, diğer Müslümanların aleyhine olmamak şartıyla, meşrû maksatlarda işbirliği yapmalarına mani değildir. Aynı şekilde diyalog görüşmelerine de engel değildir. Maalesef son zamanlarda İslâm’a karşı tertiplere girişmek isteyenler; İslâm’ın sürekli savaş dini olduğunu ileri sürerken, Kur’ân-ı Kerim’in, yukarıdaki âyetlere dayanarak “Hıristiyan ve Museviler ile dostluğu yasakladığını” ileri sürmektedirler. Oysa sözü edilen âyetlerde yasaklanmış olan ne “diyalog”, ne de günlük dildeki anlamı ile “dostluk”tur.
Dinlerarası diyalog görüşmelerini “yıllarca İslâm’a, Kur’ân’a başkaldırmış, düşmanlık etmiş insanlarla dostluk kurma” diye tenkit edenler olabilir. Halbuki dinlerarası diyalog görüşmeleri, İslâmî bir düşünce ve bu düşüncenin hayata yansımasından ibarettir. Allah Resûlü (sas), yıllarca kendisine her türlü işkenceyi yapan Ebu Cehil’i ve onun gibi nicelerini karşısına alıp muhatap olarak kabul etmiştir. O halde çeşitli vesilelerle görüşülüp konuşulan değişik dinlerden bu insanlar -kaldı ki çokları inancını izhar ediyorlar- yüzünden, İslâmî nasslarla te’lif edilemeyecek tenkitler yapmanın hiçbir manası yoktur. Böyle bir tavır aslında, İslâm’ı tam anlamıyla özümseyememenin bir ifadesidir. “Allah sadece, dininizden ötürü sizinle savaşan, sizi yerinizden yurdunuzdan kovan ve kovulmanıza destek veren kâfirleri dost edinmenizi men eder. Her kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine, 9) ayetine göre kâfirlerle ilişkileri kesmek, her türlü alâkayı kesmek anlamına gelmez. Bu âyete göre gayrimüslimlerle ilişki kesmenin sebebi, onların kâfir olmaları değil, müminlere zulüm ve işkence uygulamalarıdır. Öyleyse Müslümanlara düşmanlık etmeyen gayrimüslimlere iyi davranmak gerekir. Müslümanlara düşmanlık yapmayan, inançlarına saygılı olan gayrimüslimlere karşı, onlara iyilik yapılmasa bile en azından düşmanlık yapmamak ve adaletli davranmak adaletin gereğidir. Fakat Müslümanlara karşı düşmanlıklarını sürdürenlerle, düşmanlığa son verenleri aynı kefeye koymak da adaletsizliktir.
Kaynak: Davut Aydüz, www.samanyoluhaber.com, 21.12.2004 |
|
|
Ulusal Konferans ve Paneller: 1. “İslâm’ın Günümüz Meselelerine Bakışı”. Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle 25. Nisan 1994 günü Gölcük’te ve 26. Nisan 1994’te de Karamürsel ilçelerinde konferans. 2. “(Değişim Sürecinde İslam)”İslâm’da Hoşgörü”. Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle 26. Nisan 1996 günü, Adapazarı’nda konferans. 3. “Hz.Peygamber’in Hayatından Davranış Modelleri”. Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle 01.05.1997 günü, Adapazarı Erenler Beldesinde verilen konferans. 4. “Peygamberimizin Şefkat ve Merhameti”, Zaman Gazetesinin düzenlediği “Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed” konulu Panel. 10 Mayıs 2001, Serdivan/Adapazarı. 5. Peygamber Efendimizin İbadet ve Dua Hayatı, Panel, 19.Nisan 2006. İstanbul. 6. “Şefkat Peygamberi Hz.Muhammed (sav)”, Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle düzenlenen Konferans, Derince/İzmit, 02.06.2001. 7. “İslâm’da Şehitlik ve Gâzilik”, Erenler 50. Yıl İlköğretim Okulunda “Şehitler ve Gâziler Haftası” Kutlamalarında konferans, 19.09.2001. Erenler/Adapazarı. 8. “Hz. Peygamberimizin İnsan ve Çocuk Sevgisi”, Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle düzenlenen Konferans, 17.05.2003, Atatürk Kültür Merkezi, Zonguldak. 9. “İslam’da Verimlilik ve Çalışma Hayatı”, Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle düzenlenen Konferans, 14.05.2003, Belediye Meclis Toplantı Salonu, Sakarya. 10. “Kur’an ve Çağdaş İlimler”, 24.11.2002, Terminal Düğün Salonu, Gerede. 11. 24.Nisan 2002, Belediye Sosyal Tesisleri-Hendek. Peygamberimizin(sas) Davranış Modelleri. 12. 10 Mayıs 2002, Konfor Düğün Salonu-Karasu, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas)’in Hayatından Davranış Modelleri. 13. 11.Mayıs 2002, Sapanca Halk Eğt.Mrk.-Sapanca, Peygamberimiz’in Örnek Hayatı. 14. 18 Mayıs 2002, Örnek İnsan HZ. Muhammed(sas), Kamilocak Kapalı Spor Salonu, Gaziantep. 15. 29.Mayıs 2002, Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle DİB’nın düzenlediği konferans Gerede, Hz. Peygamber’de İnsan Sevgisi. 16. “Mürebbi olarak Hz. Muhammed (sas),” Ahmet Faik Abası Yanık Kültür Merkezi-Adapazarı, 31Mayıs 2002. 17. “İslâmda Sünnetin Yeri”, Ankara Ün. İlahiyat Fakültesi Talebelerinin düzenlediği Konferans. 23.04.2003. 18. Kartal Müftülüğünün Camiler ve Din Görevlileri Haftası münasebetiyle düzenlediği konferans: Kişisel Gelişim, 01.10.2003. 19. Söğüt Müftülüğünün Camiler ve Din Görevlileri Haftası münasebetiyle düzenlediği konferans: Kur’an ve Modern İlimler, 02.102003. 20. “Kur’an’ın Topluma Kazandırdıkları” Panel, Panelist, Serdivan Düğün Salonu, 03 Ocak 2004, Adapazarı. 21. Aksiyon İnsanı Peygamberimiz ve Rahmet Peygamberi, isimli Panel.Panel Başkanlığı, Serdivan Düğün Salonu, 29.04.2004, Adapazarı. 22. Peygamberimizin Çocuk Terbiyesi ve Peygamberimize Salat ve Selam Okuma. Panel Başkanlığı, 03.05.2004.Bolu. 23. 18.04.2004 Manisa, Mesir Şenlikleri Münasebetiyle, Kur’an ve Modern İlimler. 24. 19.04.2004 Maraş, Din Görevlilerine: Kişisel Gelişim. 25. 19.04.2004 Maraş, N.F. Kısakürek Eğitim Vakfı, Hz. Peygamberin Hayatından Davranış Modelleri. 26. 20.04.2004 Elazığ, Balakgazi Eğitim Vakfı, Hz. Peygamberin Hayatından Davranış Modelleri. 27. 30.04.2004. Afyon/İstihisar, Hz. Peygamberin Hayatından Davranış Modelleri. 28. 01.05.2004. Afyon/Çobanlar, Hz. Peygamberin Hayatından Davranış Modelleri. 29. 01.05.2004. Afyon/Emirdağ, Hz. Peygamberin Hayatından Davranış Modelleri. 30. 03.05.2004. Karabük/Safranbolu, Dinin Dünya Barışına Katkıları. 31. 04.05.2004.Adapazarı/Pamukova, Hz. Peygamberin Hayatından Davranış Modelleri. 32. 05.05.2004 Çanakkale/Çan, Hz. Peygamberin Hayatından Davranış Modelleri. 33. 06.05.2004 Bursa, Uludağ Eğitim Vakfı, Peygamberimizin Dünya Barışına Katkısı. 34. 12.05.2004. İzmit/Karamürsel, Hz. Peygamberin Hayatından Davranış Modelleri. 35. 13.05.2004. İskenderun, Hz. Peygamberin Hayatından Davranış Modelleri. 36. 29.12.2003 Konya, Çağrı Kasetçilik Kültür Konferansları Serisi 1, Konferans, Kur’an ve Modern İlimler. 37. 01.10.2003 Kartal Müftülüğünün Camiler ve Din Görevlileri Haftası münasebetiyle düzenlediği konferans,. Kişisel Gelişim, 38. 16. 02.102003 Söğüt Müftülüğünün Camiler ve Din Görevlileri Haftası münasebetiyle düzenlediği konferans,. Kur’an ve Modern İlimler. 39. Dinlerarası Diyalog, Çorum, Derya Eğitim ve Kültür Vakfı, 16 Mayıs 2005. 40. Peygamber Efendimizin Tebliğ Metodu ve Diğer Din Mensupları ile Diyalog, Zaman Gazetesi Temsilciliği Çarşamba, Samsun, 20 Mayıs 2005. 41. Kültürler Arası Diyalog ve Hoşgörü, Ordu İş Adamları Derneği, 21 Mayıs 2005. 42. “İslam’da Hoşgörü ve Diyalog”, Malatya Aktif İşadamları Derneği, 14.10.2005, Malatya. 43. “Müminin Kur’an’a Karşı Vazifeleri”, Zaman Gazetesi Yalova Temsilciliği, 30.10.2005, Yalova. 44. Barış Dini İslam ve Diyalog, Me-Va (Memurlar Vakfı Elazığ Şubesi), 1.Nisan 2006. Elazığ. 45. Kutlu Doğum, Burhaniye Müftülüğü, 07.Nisan 2006. 46. Kutlu Doğum, Ayvalık Müf. 08.Nisan 2006. 47. Kutlu Doğum, Edremit Müf. 08.Nisan 2006. 48. Peygamber Efendimizin (sas) Şefkati, Sevgi Kadınlar Derneği, 09.Nisan 2006, Çanakkale. 49. İnsanların Peygamberlerin Rehberliğine Olan İhtiyacı, Yeniçağa Müf. 12.Nisan 2006. 50. Kutlu Doğum, KASİAD (Karabük Aktif Sanayici İşadamları Derneği), 13.Nisan 2006. 51. İnsanlar Arası Diyalog ve Hoşgörü, ESDER (Eğitimi Sevenler Derneği), 14.Nisan 2006, Kdz. Ereğli. 52. İnsanlar Arası Diyalog ve Hoşgörü, AGİAD (Alaplı Genç İşadamları Derneği), 14.Nisan 2006, Alaplı. 53. İnsanlığın Peygamberlerin Rehberliğine İhtiyacı, Bozüyük Müf. 15.Nisan 2006. 54. Peygamber Efendimizin Gençleri Yetiştirmede Anne-Babalara Tavsiyeleri, Fatih Koleji, Avcılar-İstanbul, 18.Nisan 2006. 55. Peygamberimizin Yaşayışı, Ahlâkı ve İslam’da Kadının Yeri, Kadın Platformu Derneği, 20.Nisan 2006, Kütahya. 56. Efendimizin Hayatından Tablolar, Zaman Akçakoca temsilciliği, 24.04.2006. 57. Hz. Peygamberin Sevgisi, Ümraniye Belediyesi, 25.04.2006. 58. Efendimizin Hoşgörü İklimi, Adalet Vakfı, 25.04.2006, ASM, Adapazarı. 59. Kutlu Doğum, Trakya Kişisel Gelişim Derneği, 02.05.2006, Çorlu. 60. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’i (sas) Anma Programı, Tokat Eğitim Vakfı, 04.05.2006, Tokat. 61. 21.Yüzyılda Dünyada Barış ve Hz. Peygamber’de (sas) Hoşgörü, Ay-Der (Amasya Çalışanları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) 05.05.2006, Amasya. 62. Barış Dini İslam ve Diyalog, Sameder (Sağlık Mensupları Derneği), 28.05.2006, Ankara. 63. Barış Dini İslam ve Hoşgörü-Diyalog, Rasanet Gençlik Vakfı, 11.05.2006, Antalya. 64. Barış Dini İslam ve Diyalog, Reyhan-Der, 16.05.2006, Merzifon. 65. “Dinlerarası Diyalog”, KOMEDD (Kocaeli Mesleki Dayanışma Derneği Sağlık Çalışma Grubu, İzmit, 06.Ekim 2006. 66. Kadir Gecesi, Zaman Gazetesi, Gölcük Temsilciliği, 19.Ekim 2006, Gölcük. 67. Ramazana Hazırlık, Burç FM., 22.Eylül 2006, İzmir. |
|
|